Yönetmen Şenay Kızılateş, ilk şiir kitabı “Mızıkçı Aşklarım” ile okuyucu karşısına çıktı. Kızılateş, belgesel ve şiirde duygu dünyasının derinliklerinin esas olduğunu söyledi.
Yakın dönemde belgesel filmleriyle dikkat çeken Şenay Kızılateş’le “Mızıkçı Aşklarım” şiiri hakkında konuştuk. Kızılateş, şiir kitabının oluşum serüvenini ve masadaki çalışmalarını anlattı. Kızılateş, şiirlerindeki yoksulluk teması için de, “Ben yaşadığım hayatın dışına çıkarak yazamıyorum. Yoksulluk, sadece bir ekonomik durum değil benim için; bazen bir çocuğun gözündeki eksiklik, bir annenin ellerindeki yorgunluk ya da bir bakıştaki utangaçlık olarak çıkıyor karşıma. Bu yüzden şiirimde yer alıyorlar; çünkü görüp susmak istemiyorum” dedi. Sözü şair-yönetmen Kızılateş’e bırakıyoruz.
-Elimizde “Mızıkçı Aşklarım” adlı şiir kitabınız var. Sinema alanındaki uğraşı genelde öykü ve roman yazanlardan bekleriz. Sizinkisi şiire geçiş olmuş. Bize şairliğiniz ve belgesel çalışmalarınız arasındaki bağı anlatır mısınız?
Aslında şiir ve belgesel benim için aynı yerden doğuyor. Dikkatle bakmak, duymak ve anlamaya çalışmak. “Mızıkçı Aşklarım” daha içe dönük bir anlatım sunsa da, oradaki duygu yoğunluğu zamanla belgesel işlerime de sızdı. Çünkü insan bir kez iç dünyasına derinlemesine inmeyi öğrendi mi başkalarının hikayelerine de aynı derinlikle yaklaşabiliyor.
Sayın Kızılateş, şiir kitabınıza geçmeden önce özellikle belgesel film alanındaki üretkenliğiniz dikkat çekiyor. Bu alandaki çalışmalarınızı motive eden şey nedir?
Teşekkür ederim. Belgesel sinemaya yönelmemin temel motivasyonu, gerçekliğin kendisinin çoğu zaman kurmacadan daha derin ve çarpıcı olması. Şiirde olduğu gibi belgeselde de insanı, doğayı, toplumu ve zamanın izlerini anlamaya çalışıyorum. Hikâyelerin sadece estetik değil, aynı zamanda etik bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Belgesel bana hem tanıklık etme hem de bu tanıklığı izleyiciyle paylaşma imkânı sunuyor. Şiirle kurduğum içsel dili, belgeselde daha dışavurumcu ama yine de derinlikli bir forma dönüştürmeye çalışıyorum.
AŞK VE ÇOCUKLUK
-Kitabın adı dikkat çekici. Mızıkçı lafını daha çok oyun oynarken çocukça haller için kullanırız. Sizin aşk ve çocukluk arasında kurduğunuz bir ilişki mi var?
Kesinlikle öyle. “Mızıkçı Aşklarım” adını seçerken bilinçli olarak çocuklukla aşkı aynı potada eritmek istedim. Çünkü aşk da tıpkı çocukluk gibi, bazen kuralsız, bazen ölçüsüz çoğu zaman da oyunbozan olabiliyor. Çocukken oyunu beğenmediğimizde nasıl mızıkçılık ediyorsak, aşkta da bazen istemeden, fark etmeden kırabiliyoruz, geri çekiliyoruz. Küsebiliyoruz. Benim için aşk, büyümeyi reddeden bir hal biraz da. İçinde masumiyet, kırılganlık ve o saf çocuk neşesi var. Ama aynı zamanda huysuzluğu da… O yüzden bu kitaptaki şiirler hem sevdalı hem alıngan, hem içli hem oyunbozandır. “Mızıkçı” kelimesi, aşka baktığım o çocuksu merceği biraz gülümseyerek, biraz da iç acısıyla anlatmanın bir yoluydu. Kısacası, evet; bu kitapta aşk ve çocukluk birbirine çok yakın duruyor. Belki ikisi de saf, çünkü ikisi de yalan söylemeyi beceremiyor.
Şiirinizdeki “keşke”ler de dikkat çekici. Şiire dökülünce keşke dediklerimiz sizce yakınlaşıyor mu?
Yaşamda herkesin keşke dediği zamanlar vardır diye düşünüyorum. Benim de keşkelerim var; bazıları zamanla gerçekleşti, ama bazıları hep “keşke” olarak kaldı. Değiştirmeye gücümün yetmediği, sadece içimde taşıdığım duygular… Şiirde onlara yer vermek belki de biraz olsun hafifletmek gibi geliyor bana.
O keşkelerin acısı, yaşadığım sürece yüreğimi sızlatacaktır. Çünkü her “keşke” bir eksiklik, bir geç kalmışlık ve bazen de içimde kapanmayan bir yara olarak kalıyor.
KALEMDEN AKAN ANIN BELGESİ
Dizeleriniz farklı zamanlarda yazılmış şiirler olduğunu söylüyor bize. Önceden yazılı şiirlerinize kitabı hazırlarken bir daha dokundunuz mu?
Şiirlerim kalemimden aktığı anın belgesi. Sonradan hiç değiştirmedim. Çünkü o anın tanıklarıdır. Örneğin, Ülkemde Temmuz şiirimde olduğu gibi. O zamana tanıklık etmiş duygulardır hatta belgelerdir diyebiliriz
Şiirlerinizde özlem ve sokaktaki insan halleri baskın görünüyor. Yoksulluğa dair görüntüler de dikkati çekiyor. Sizce şiirin olgusal olanı gösterme gibi bir görevi var mı?
Bence şiirin doğrudan bir “görevi” yok, ama çok güçlü bir “imkânı” var. Şiir, sadece duygularla değil, aynı zamanda tanıklıkla da ilgilenir. Ben yaşadığım hayatın dışına çıkarak yazamıyorum. Yoksulluk, sadece bir ekonomik durum değil benim için bazen bir çocuğun gözündeki eksiklik, bir annenin ellerindeki yorgunluk ya da bir bakıştaki utangaçlık olarak çıkıyor karşıma.
Bu yüzden şiirimde yer alıyorlar; çünkü görüp susmak istemiyorum. Şiir, hem hayale hem hakikate temas edebilir. O yüzden sokak da var içimde, rüya da. Bazen en şiirsel şey, bir pencereden dışarıya bakan yaşlı bir adamın sessiz bakışı olabiliyor. Bu da bence şiirin olgusal olanla duygusal olanı nasıl iç içe geçirebildiğinin bir örneği.
SAMİMİYET VE DERİNLİK
Sinema ve edebiyat alanında gelecekte yapacaklarınız hakkında bize bir ipucu verir misiniz?
Elbette. Gelecekte sinema ile edebiyatı daha da iç içe geçiren işler yapmak istiyorum. Şiirin duygusunu ve içsel derinliğini, belgeselin gerçeklik taşıyan diliyle bir araya getirmek en büyük arzum. İnsan hikâyelerine odaklanmaya devam edeceğim; hem kelimelerle hem görüntülerle… Belki yeni bir şiir kitabı, belki deneysel kısa filmler… Ama hepsinin ortak noktasında samimiyet ve derinlik olacak.
Kendinizi kısaca tanıtır mısınız: Kimdir Şenay Kızılateş?
1967 Ardahan doğumluyum, çocukluğum Ardahan'da gençlik yıllarım İzmir de geçti. Sosyoloji okudum. Fotoğrafçılık eğitimi aldım uzun yıllar tiyatro yaptım Birçok sinema atölyesine katıldım daha önceden "Beni Beni Seç" ve "Yetersiz Bakiye" iki kurmaca kısa film çektim. Foça'da Mahalle Kültürü belgeselinde görüntü yönetmenliği yaptım. Yaşamım sürdükçe hikaye yazmayı ve sinema yapmayı hedeflemekteyim.