Empati, insanı insana yaklaştıran en kıymetli duygulardan biri. Bir başkasının acısını fark edebilmek, onun sevincine ortak olabilmek, derdini küçümsemeden dinleyebilmek… Bütün bunlar bizi daha merhametli, daha duyarlı ve daha insani kılıyor. Fakat bazen empati dediğimiz şey, farkında olmadan başka bir noktaya taşınabiliyor. Karşımızdakinin duygusunu anlamaktan çıkıp, onu kendi duygumuz gibi yaşamaya başlayabiliyoruz.

İşte tam da burada ince ama önemli bir çizgi var.

Bir insanı sevmek, onun her üzüntüsünde dağılmak demek değildir. Onu önemsemek, onun bütün yükünü sırtlanmak anlamına gelmez. Bazen sevgi adına yaptığımız şey, aslında kendimizi diğerinin duygularına teslim etmek olabilir. Karşımızdaki mutsuzsa bizim de huzursuz olmamız, o kaygılıysa bizim de kaygıya kapılmamız, o suskunsa hemen “Ben ne yaptım?” diye kendimizi sorgulamamız buna örnek olabilir.

Oysa sağlıklı bir ilişkide iki ayrı insan vardır. İki ayrı duygu dünyası, iki ayrı geçmiş, iki ayrı iç ses… “Sen üzgünsün ve ben senin yanındayım” diyebilmek başka bir şeydir; “Sen üzgünsün, o halde ben de iyi olamam” demek başka.

Bazı insanlar, özellikle çocukluklarından itibaren evdeki yetişkinlerin ruh hâlini takip ederek büyümüş olabilir. Anne üzgünse onu neşelendirmeye çalışan, baba öfkeliyse ortamı yumuşatmaya uğraşan, evde huzur olsun diye kendi ihtiyacını geri plana atan çocuklar vardır. Böyle bir çocuk zamanla şunu öğrenebilir: “Çevremdekiler iyi değilse ben de güvende değilim.”

Bu öğrenme yetişkinlikte de devam edebilir.

Partnerimizin yüzü düştüğünde hemen telaşlanırız. Bir arkadaşımızın derdini saatlerce zihnimizde taşırız. Bir yakınımızın mutsuzluğunda kendimizi sorumlu hissederiz. Hatta bazen karşı tarafın sorununu çözemezsek suçluluk duyarız.

Oysa her duygunun sahibi vardır.

Karşımızdaki insanın üzüntüsüne tanıklık edebiliriz ama onu onun yerine yaşayamayız. Onun acısını hafifletmek için yanında durabiliriz ama bütün yükünü üzerimize alamayız. Çünkü bir başkasını kurtarmaya çalışırken kendi iç dünyamızı ihmal etmek, zamanla bizi de tüketir.

Belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: “Onun ne hissettiğini anlayabiliyor muyum, yoksa onun hissettiği şeyi ben de taşımak zorundaymışım gibi mi hissediyorum?”

Bu soru bazen bize çok şey anlatabilir.

Empati ile duygusal iç içelik arasındaki fark tam da burada başlar. Empati yakınlaştırır ama yok etmez. Sevgi bağ kurar ama kişiyi kendi merkezinden koparmaz. Sağlıklı ilişkide hem “biz” vardır hem de “ben” ve “sen” var olmaya devam eder.

Çünkü gerçek yakınlık, iki insanın birbirinin içinde kaybolması değildir. Birbirine yakın dururken kendi sınırlarını da koruyabilmesidir.

Belki de olgunlaşmak biraz da şunu öğrenmektir: Sevdiğimiz insanların duygularına eşlik edebiliriz ama onların bütün duygusal yüklerini taşımak zorunda değiliz. Yanlarında olabiliriz ama kendimizi kaybetmeden. Dinleyebiliriz ama tükenmeden. Sevebiliriz ama sınırlarımızı yok etmeden. Ve belki en önemlisi, bir başkasının ruh hâline göre şekillenmeden kendi iç dengemizi koruyabiliriz.

Çünkü bazen en sağlıklı sevgi, karşımızdakine “Senin yanındayım” derken aynı anda kendimize de “Ben de buradayım” diyebilmektir.