İlişkiler dünyasının yeni kelimelerini duydukça bazen insan kendini yabancı bir ülkede gibi hissediyor. Ghosting, zombileşme, wildflowering, breadcrumbing, yörüngede kalmak, yastıklama… Daha dün sevmenin, ayrılmanın, özlemenin, kararsız kalmanın bildiğimiz birkaç adı vardı. Şimdi neredeyse her davranışın ayrı bir İngilizce karşılığı var. Ama düşünüyorum da gerçekten ilişkiler mi bu kadar değişti, yoksa eskiden de yaşadığımız şeylere yeni isimler mi koyduk? Bir insanın hiçbir açıklama yapmadan hayatınızdan çıkmasına bugün “ghosting” diyoruz. Bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönmesine “zombileşme”… Ayrıldığı halde sosyal medyada sizi izlemeye, hikâyelerinize bakmaya, ara sıra beğeni bırakmaya devam etmesine “yörüngede kalmak” deniliyor. Ne tamamen gidiyor ne de gerçekten geri geliyor. Bir başkası sizi hayatına almıyor ama hayatından da çıkarmıyor. Arada bir mesaj, küçük bir iltifat, beklenmedik bir “Nasılsın?”… Tam vazgeçecekken önünüze küçücük bir umut bırakıyor. Bunun adı da “breadcrumbing”, yani ekmek kırıntıları bırakmak. İsimleri yeni olabilir ama hissettirdikleri bana hiç yeni gelmiyor. Çünkü insanın en eski ihtiyaçlarından biri sevilmek kadar, nerede durduğunu bilmektir. Bence bugünün ilişkilerindeki asıl sorun seçeneklerin çoğalması değil; belirsizliğin normalleşmesi.Birine yakınlaşıyoruz ama “ilişki” demekten çekiniyoruz. Özlüyoruz ama belli etmek istemiyoruz. Kaybetmek istemiyoruz ama bağlanmaktan da korkuyoruz. Bir kapıyı kapatırken diğerini açık bırakıyoruz. Hatta bazen karşımızdaki insanı sevdiğimiz için değil, bir gün ihtiyaç duyabiliriz diye hayatımızın kıyısında tutuyoruz. Sonra bütün bunlara modern isimler veriyoruz. Oysa adı ne olursa olsun, insanın kalbi hâlâ aynı soruları soruyor:
“Beni gerçekten istiyor mu?”
“Ben onun hayatında neyim?”
“Gidecek mi, kalacak mı?”
“Bu ilişki bir yere varacak mı?”
Belki de teknoloji ilişkileri kolaylaştırırken duyguları zorlaştırdı. Eskiden birinden haber almak için telefonun çalmasını beklerdik. Şimdi bir insanın çevrim içi olduğunu, paylaşım yaptığını, hikâyemizi gördüğünü biliyoruz. Bazen tek bir “görüldü” işareti bile kafamızda onlarca cümle kurdurabiliyor. İletişim imkânımız hiç olmadığı kadar fazla ama birbirimize ne hissettiğimizi söyleme cesaretimiz sanki giderek azalıyor. Bir de “her şeyi doğal akışına bırakmak” diye anlatılan ilişkiler var. Bunun kulağa hoş gelen bir tarafı olduğunu kabul ediyorum. Her tanışmanın ilk haftasında geleceğin hesabını yapmak elbette gerekmiyor. İnsanlar birbirini tanımalı, ilişkinin nereye gittiğini zaman göstermeli. Fakat doğal akış başka, belirsizlik başka. “Bakalım ne olacak” diyerek bir insanı aylarca bekletmek doğal akış değildir. Karşınızdaki bağlanırken sizin başka ihtimalleri değerlendirmeye devam etmeniz özgürlük değildir. Birinin duygularından emin olduğunuz halde kendi niyetinizi saklamak da modern ilişki anlayışı sayılamaz. Bence ilişkinin adı konulmadan önce bile niyetin dürüst olması gerekir.
“Ben ciddi bir ilişki istemiyorum.”
“Şu anda hayatımda bağlanabileceğim bir yerde değilim.”
“Seni tanımak istiyorum ama nereye varacağını bilmiyorum.”
Bunların hiçbiri kötü cümleler değil.
Kötü olan, başka türlü davranıp başka türlü düşünmek.
Çünkü açık bir “hayır”, belirsiz bir “belki”den bazen çok daha merhametlidir.
İlişkilerde başka bir tuzağımız da heyecanı sevgiyle karıştırmak. Ulaşılması zor insanlar, yasak ilişkiler, sürekli ayrılıp barışmalar, kıskançlıklar, büyük kavgalar ve ardından büyük barışmalar… Kalp hızlı atınca aşkın büyük olduğunu sanabiliyoruz. Oysa kalbin hızlı atması her zaman sevgi değildir. Bazen kaygıdır. Bazen güvensizliktir. Bazen kaybetme korkusudur. Sağlıklı bir ilişki her gün fırtına çıkarmak zorunda değildir. Hatta yaş aldıkça insan şunu daha iyi anlıyor: Huzur, aşkın sıkıcı hâli değildir. Güvenmek, “Acaba bugün beni seviyor mu?” diye düşünmeden yaşayabilmek büyük bir lükstür. Bütün bu yeni ilişki terimlerinin arasında benim en çok önemsediğim şey bu. İnsan sevdiği kişinin yanında kendisini sürekli sınava giriyormuş gibi hissetmemeli. Mesajına neden geç cevap verdiğini çözmeye, sosyal medyadaki her hareketinden anlam çıkarmaya, bir gün yakın bir gün uzak davranmasının nedenlerini araştırmaya mecbur kalmamalı. Sevgi biraz da insanın zihnini dinlendirmeli. Elbette ilişkilerin biçimi değişecek. Kuşaklar değiştikçe flört etmenin dili de değişecek. Bundan yirmi yıl sonra bugün bilmediğimiz onlarca yeni kelime daha hayatımıza girecek. Ama hangi kelimeyi kullanırsak kullanalım, iyi bir ilişkinin temelinde çok eski birkaç şey kalacak: Dürüstlük, güven, saygı, emek ve açıklık. Ghosting demişiz, zombileşme demişiz, yörüngede kalma demişiz… İsimlerin aslında pek önemi yok. Bir insan sizi seviyorsa bunu tahmin etmek zorunda kalmamalısınız. Bir insan gitmek istiyorsa bunu söyleyebilmeli. Geri dönüyorsa neden döndüğünü anlatabilmeli. Ve hayatınızda kalmak istiyorsa sizi yedekte değil, yanında tutmalı. Belki de modern ilişkilerin bütün karmaşasının içinde ihtiyacımız olan şey yeni flört terimlerini ezberlemek değil. Eski ve çok basit bir cümleyi yeniden hatırlamak: Seviyorsan hissettir, istemiyorsan oyalama. Gerisi hangi çağda yaşarsak yaşayalım ayrıntıdan ibaret.