Bize ne zaman öğretildi bilmiyorum ama bir noktada, birini çok sevmenin, bir şeye çok sevinmenin, bir insanı özlediğini açıkça söylemenin ya da bir ilişkinin geleceğine dair heyecan duymanın “fazla” olduğuna inanmaya başladık.
Sanki az hissetmek daha güçlü, az belli etmek daha çekici, umursamıyormuş gibi davranmak daha değerliymiş gibi…
İlişkilerde özellikle son yıllarda tuhaf bir “cool olma” kültürü var. Mesaja hemen cevap verme, çok merak ettiğini belli etme, özlediğini ilk söyleyen olma, fazla iltifat etme, heyecanını gösterme… Çünkü bütün bunları yaparsan daha çok seven, dolayısıyla daha güçsüz olan taraf senmişsin gibi.
Peki ne zamandan beri sevgi bir güç savaşına dönüştü? Bir insanın gözlerinin içine bakıp “Seninle olmaktan mutluyum” diyebilmek neden zayıflık olsun? Sevdiğimiz insanın başarısıyla gurur duymak, onun hayallerini desteklemek, düştüğünde elinden tutmak, “Bence yapabilirsin” demek neden saflık sayılsın? Belki de ilişkilerimizi asıl yoran şey fazla sevmek değil; sevgimizi sürekli kontrol altında tutmaya çalışmak. Elbette burada körü körüne iyimserlikten söz etmiyorum. Her davranışı görmezden gelmek, kırmızı bayrakları pembeleştirmek, saygısızlığı sevgi adına sineye çekmek başka bir şey. Birinin hayalini desteklemekle, o insanın size zarar veren davranışlarını meşrulaştırmak aynı şey değil. Ama sağlıklı bir ilişkide neden birbirimizin hevesini kıran kişi olmak zorundayız?
YETERİNCE GERÇEKÇİ
Dışarıda insanlara neden yapamayacaklarını anlatmaya hazır yeterince kişi var. “Çok umutlanma”, “fazla güvenme”, “beklentiye girme”, “sonra üzülürsün” diyen sesler zaten her yerde. İnsan sevdiği kişinin yanında da sürekli dünyaya hazırlanmak zorunda mı? Belki ilişki dediğimiz şey biraz da dünyanın sertliğinden birbirimize açtığımız küçük bir alan olmalı. Sevdiğiniz insan size heyecanla bir fikrini anlattığında hemen açıklarını aramak yerine bazen “Bu harika olabilir” diyebilmek…
Yeni bir işe girişmek istediğinde daha ilk dakikada başarısızlık ihtimallerini sıralamak yerine “Bir dene, ben yanındayım” diyebilmek…
Kendini güzel hissettiği bir gün ona bakıp bunu söylemek…
Başardığı küçücük bir şeyi bile küçümsemeden kutlamak…
Bazen hiçbir özel sebep yokken “İyi ki varsın” demek…
Bunlar insanı şımartmaz. Doğru ilişkide insanı büyütür.
Çünkü sevgi yalnızca zor zamanlarda omuz vermek değildir. Sevgi, karşımızdakinin sevincine de yer açabilmektir. Onun ışığından rahatsız olmamak, heyecanını küçümsememek, mutluluğuyla rekabet etmemektir. Ve belki daha önemlisi, sevdiğimiz insanın yanında kendimizi sürekli sansürlemek zorunda kalmamaktır.
“Çok sevdiğimi belli edersem ne olur?”
“Çok özlediğimi söylersem değerim azalır mı?”
“İlk ben ararsam beni cepte mi görür?”
“Onunla ilgili heyecanımı gösterirsem fazla mı gelirim?”
Bütün bunları hesapladığımız yerde ilişki yaşamaktan çok satranç oynuyoruz demektir. Oysa sevgi biraz cesaret ister. İlgilenmenin karşılığının garanti olmadığını bilerek ilgilenmek… Sevilmenin garantisi olmadan sevgini dürüstçe gösterebilmek… Hayal kırıklığı ihtimaline rağmen güzel bir şeye inanabilmek… Belki gerçek cesaret tam da budur. Tabii ki herkes hayatımızda kalmayı hak etmez. Bizi sürekli aşağı çeken, heyecanımızla alay eden, sevgimizi küçümseyen, her güzel ihtimalin karşısına bir felaket senaryosu koyan insanlardan kendimizi korumamız gerekir. Çünkü yakınlık yalnızca birlikte vakit geçirmek değildir; birbirimizin iç dünyasına nasıl dokunduğumuzdur. Yanınızdaki insan sizi hayata karşı daha mı cesur yapıyor, yoksa kendinizden sürekli şüphe ettiriyor mu? Bir şey anlatırken gözleriniz parlıyor mu, yoksa “Şimdi kesin hevesimi kıracak” diye cümlelerinizi mi seçiyorsunuz? Olduğunuz kişiyle rahatça var olabiliyor musunuz, yoksa sevilmek için heyecanınızı, hassasiyetinizi, sevincinizi ve sevginizi küçültüyor musunuz? Bence ilişkilerde sorulması gereken önemli sorulardan biri bu. Çünkü hayatımıza aldığımız insanlar yalnızca günlerimize değil, zamanla kendimize bakışımıza da karışıyorlar. Sürekli eleştirilen insan kendinden şüphe etmeye, sürekli küçümsenen insan heyecanını saklamaya, sürekli sevgisiyle dalga geçilen insan bir süre sonra sevgisini göstermemeye başlıyor. Tam tersi de mümkün. İyi bir ilişki insana kanat takmayabilir ama kanatlarının olduğunu hatırlatabilir. Bu yüzden sizi seven kadar, sizin için sevinebilen insanları da önemseyin. Size yalnızca “Gerçekçi ol” diyenleri değil, gerektiğinde “Neden olmasın?” diyebilenleri… Düştüğünüzde kaldıranların yanında, uçmaya kalktığınızda eteğinizden çekmeyenleri… Ve siz de sevdiğiniz insanların hayatında böyle biri olmaya çalışın. Her zaman aklı başında, mesafeli, zor etkilenen kişi olmak zorunda değilsiniz. Bazen kolayca etkilenin. Çok gülün. Bol bol iltifat edin. Sevdiğinizi söyleyin. Arkadaşınızın çılgın fikrine biraz fazla heyecanlanın. Eşinizin, sevgilinizin hayalini hemen gerçeklik testine sokmak yerine önce onunla birlikte hayal edin. Hayat gerektiğinde hepimizi yere indirmeyi zaten çok iyi biliyor. Birbirimizin yerçekimi olmayalım. Bazen birbirimizin cesareti olalım. Çünkü heves saflık değildir. Umut aptallık değildir. Birini önemsemek “fazla” olmak değildir. Ve sevgi, utanılması gereken bir coşku hiç değildir.