Yaşadığımız şehirle ilgili konuşurken hepimizin anlatacak çok şeyi var. İzmir’in denizi, havası, sokakları, insan ilişkileri, alışkanlıkları… Başka bir kentte birkaç gün geçirdiğimizde bile dönüp dolaşıp konuyu İzmir’e getirebiliyoruz.
Vapur yolculuğunu, sahilde yürümeyi, bir akşamüstü arkadaşlarımızla buluşmayı anlatırken yüzümüzde beliren ifadeden bu şehirle kurduğumuz bağı anlamak mümkün. İzmir’i seviyoruz, burada yaşamaktan mutluluk duyduğumuzu söylüyoruz. Peki, yaşadığımız kente duyduğumuz bu sevgi, gündelik hayatımızdaki davranışlara ne kadar yansıyor? Bir şehrin insanı olmakla övünürken o şehirde yaşayan diğer insanların hayatını kolaylaştırmak için ne yapıyoruz?
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Alsancak’ta, Karşıyaka’da, Konak’ta ya da kentin herhangi bir işlek noktasında kısa bir yürüyüş yapmak bu sorular üzerine düşünmeye yetiyor. Kaldırıma çıkmış otomobiller, dükkânın önünden başlayıp yürüyüş alanının ortasına kadar uzanan ürünler, geçişi kapatan motosikletler…
Yürüyen insanın kendisine yer aradığı bir düzeni hep birlikte oluşturuyoruz. İki kişinin yan yana rahatça geçemediği kaldırımda bir de bebek arabasıyla ilerlemeye çalıştığınızı düşünün. Karşınıza çıkan aracın yanından geçmek için taşıt yoluna inmeniz, bir yandan gelen otomobilleri kontrol ederken diğer yandan çocuğunuzu korumanız gerekiyor. Direksiyon başındaki kişi için birkaç dakikalık park kolaylığı olan şey, başka birinin günündeki ciddi bir güçlüğe dönüşüyor.
İşin düşündürücü tarafı, o aracın sahibinin de muhtemelen bu kentin düzensizliğinden şikâyet ediyor olması. Belki akşam evine gittiğinde kaldırımda yürüyemediğini anlatacak, belki sosyal medyada trafikle ilgili bir paylaşımın altına yorum yazacak. Kendi davranışımızla başkasının davranışını değerlendirirken kullandığımız ölçü birbirinden ne kadar da farklı…
Bizim işimiz acele, bizim bırakacak yerimiz yok, bizim yükümüz ağır, bizim gireceğimiz dükkân hemen şurada. Başkası yaptığında ise saygısızlık, düşüncesizlik, kuralsızlık. Herkesin kendi gerekçesini yeterince önemli gördüğü bir şehirde ortak hayatı nasıl düzenleyeceğiz?
İKİ DAKİKANIN HESABI
Özellikle işyerlerinin yoğun olduğu caddelerde sağ şeride bırakılan bir otomobilin etkisi, çoğu zaman sürücüsünün düşündüğünden çok daha büyük oluyor. Bir araç duruyor, arkasından gelen sola çıkmaya çalışıyor, diğer şeritteki sürücü fren yapıyor, otobüs durağa yanaşamıyor. Otobüsün içindeki onlarca kişi, önlerindeki tek bir aracın sahibinin işini bitirmesini bekliyor.
Ardından korna sesleri, karşılıklı söylenmeler, daha ilk fırsatta öne geçmeye çalışan sürücüler… Şair Eşref’te, Talatpaşa’da, Fevzipaşa’da bu davranışın trafik akışını nasıl etkileyebileceğini görmek için ulaşım uzmanı olmaya gerek yok. Yolu daralttığınızda oradan geçmeye çalışan herkesin zamanından alıyorsunuz.
Bir de bu işin otobüse binmeye çalışanlar açısından karşılığı var. Durağın önü dolu olduğu için kaldırıma yanaşamayan bir otobüse genç ve sağlıklı bir insan bir şekilde binebilir. Ancak baston kullanan bir yaşlı, hareket etmekte zorlanan biri ya da tekerlekli sandalyesiyle yolculuk yapacak bir yurttaş için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Şehirdeki bir engel bazen tam da böyle oluşuyor.
Her şey yerli yerindeyken erişilebilir olan bir alan, bir kişinin 'Şuraya bırakıvereyim' kararıyla kullanılamaz hale geliyor. Sonra biz erişilebilir kent üzerine toplantılar yapıyor, projeler konuşuyor, iyi örnekler arıyoruz. Sokağın günlük düzeninde bu kadar temel bir ihtiyacı koruyamadığımızda atılan adımların karşılığını almak da zorlaşıyor.
Elbette otopark ihtiyacı var. Bazı bölgelerde araç bırakacak yer bulmak ciddi bir mesele. Bunu görmezden gelerek sürücülere nasihat vermenin bir anlamı yok. Yerel yönetimlerin otopark, toplu ulaşım, yük indirme-bindirme alanları ve denetim konusunda çözüm üretmesi gerekiyor. Fakat kentteki planlama eksikliği, bize önümüzde bulduğumuz her boşluğu kullanma hakkı da vermiyor. Aracımıza yer bulamamış olmamızın bedelini neden kaldırımda yürüyen insan ödüyor? Bir dükkâna mal gelecek diye neden bütün bir caddenin akışı duruyor? İhtiyaçlar belli, yaşanan sorun belli; buna rağmen her gün aynı yerde aynı sıkışıklığı yaşamayı nasıl bu kadar olağan kabul ediyoruz?
BİRİLERİ TOPLAR…
Benzer bir rahatlığı sahilde de görmek mümkün. Kordon’da ya da Bostanlı kıyısında oturmak, denizi izlemek, arkadaşlarla vakit geçirmek İzmir’de yaşamanın güzel taraflarından. Yanımıza yiyeceğimizi, içeceğimizi alıp saatlerce oturabiliyoruz. Peki, kalkarken geride ne bırakıyoruz? Boş kahve bardakları, paketler, çekirdek kabukları, oturulan yere sıkıştırılmış peçeteler…
Bütün bunları oraya kadar taşımakta güçlük çekmeyen insanın, boşaldıktan sonra bir çöp kutusuna götürmekte neden zorlandığını anlamak kolay değil. Rüzgâr çıktığında uçup denize gidecek bir poşetin sorumluluğu, biz oradan ayrıldığımız anda ortadan kalkıyor mu?
Burada da hazır bir cevabımız var: Belediye temizlesin. Temizleyecek elbette. Yeterli çöp kutusu koyacak, dolan kutuları boşaltacak, insanların yoğun kullandığı alanlarda hizmetini buna göre planlayacak. Taşmış bir çöp kutusunun gün boyunca öylece bırakılmasını da sorgulayacağız.
Ancak belediyenin görevini hatırlatırken bizim elimizdeki bardağı yere bırakma kararımızı ne yapacağız? Temizlik işçisinin sabah erkenden gelip tek tek topladığı şeylerin önemli bir kısmı, bir önceki akşam orada keyif yapan insanların arkasında bıraktıkları. O emeği düşünmek de yaşadığımız şehre karşı sorumluluğumuzun bir parçası olmalı. Üstelik kamusal alanın kirlenmesi yalnızca görüntü meselesi değil. Bir sonraki kişinin oturacağı çimi, çocuğun oynayacağı yeri, insanların denizle buluştuğu kıyıyı kullanışsız hale getiriyoruz. Hepimizin yararlandığı alanlarda kendi evimizde göstermeyeceğimiz bir özensizliği normalleştiriyoruz. Evimizde yere dökülen bir şeyi görünce eğilip alıyoruz da sokakta neden üzerinden atlayıp geçiyoruz? Apartman kapısından çıktığımız anda çevremizle kurduğumuz ilişkinin değişmesi üzerine biraz düşünmek gerekiyor. Çünkü günümüzün önemli bir bölümünü geçirdiğimiz bu alanların bakımı, temizliği ve düzeni doğrudan bizim hayat kalitemizi belirliyor.