“Al götür beni bu köleler ülkesinden / Aptal ve korkakların yaşadığı bu ülkeden
Her korkak ve aptalın satın alındığı / Fakat herbirisinin kendini bedava sattığı bu ülkeden !”
1600’lerin sonlarında İ...
“Al götür beni bu köleler ülkesinden / Aptal ve korkakların yaşadığı bu ülkeden
Her korkak ve aptalın satın alındığı / Fakat herbirisinin kendini bedava sattığı bu ülkeden !”
1600’lerin sonlarında İrlandalı bir din adamı olan Jonathan Swift (1667-1745) diyordu ki; “Birbirimizden nefret etmemize yetecek kadar dinimiz var da, sevmemize yetecek kadar yok.” Kilise şaşkın, yoldaki adam şaşkın… Şimdi iyi bir şey mi bu yoksa kötü mü? Swift elbette ki insana duyulan sevginin (her tür ve biçimiyle aşkın) Tanrı’dan gelen ve ona dönecek olduğu iddia edilen iyi niyeti anlatıyordu ancak karanlık Ortaçağın böylesi hümanist bir sese vereceği yanıt çok sert olacaktır. (Böyle söyleyen rahip Swift bir akıl hastanesine tıkılacak, orada da ölecektir.) Bugün benim çok ilginç bulduğum bir kitabı birlikte okuyacağız.

Swift 1729’da sekiz sayfalık, ancak tarihe geçen miniminnacık bir kitap yayınlar. Kitabın adı hayli ilginçtir: “İrlanda’daki Yoksulların, Çocuklarının Ailelerine ve Ülkelerine Yük Olmalarını Önlemek ve Onları Topluma Yararlı Kılmak Üzere Mütevazı Bir Öneri”… Okuyalım mı?
“Bu koca kentin sokaklarında yürüyen veya taşrada geziye çıkmış herkes için; sokaklara, caddelere, evlerin kapılarına doluşmuş dilenci kadınlar ve peşlerinde yukarıdan aşağıya paçavralar içinde, yoldan geçen herkesi bir sadaka için rahatsız eden üç, dört ya da altı çocuk bir hüzün kaynağıdır… Anne sırtında ve peşinde dolaşan bu inanılmaz çocuk bolluğunun; krallığın bugünkü üzücü durumuna yeni yaralar eklediği konusunda, herkesin aynı düşüncede olduğuna inanıyorum ve bunun içindir ki, bu çocukları ortak yaşamın akıllı ve yararlı üyeleri haline getirecek kolay, ucuz bir ve adil bir yöntemi bulabilecek kişinin ülkenin kurtarıcısı olarak toplum tarafından heykelinin dahi dikilmesine hak kazanacağını sanıyorum. Benim amacımsa, sadece onaylanmış dilencilerin çocuklarına dönük değil, çok daha kapsamlıdır. Belirli bir yaştaki bütün çocukları, sokaklarda yardımımızı isteyenler gibi çocuklarına bakabilecek durumda olmayan ailelere doğan bütün çocukları hedef almaktadır. Öyle bir öneri getiriyorum ki, çocuklar artık anne babalarına ve cemaate yük olup, ömür boyu yiyecek ve giyecek istemek yerine, tersini yapıp, binlerce insanın yiyimine ve biraz da giyimine katkıda bulunabilsinler.”
Swift, “alçakgönüllü” bir öneriden söz edecekmiş gibi görünse de, az sonra (bilmeyenler için özellikle) nasıl şaşırtıcı bir önerinin geleceğini bilenler gülümsemeye başladılar bile. Yazının devamına geçmeden hatırlayalım: Swift bir din adamıdır ve ruhunda en çok dadaist boyutlara varan mizahi bir muhalefet taşımaktadır. Yoksa siyasi bir eleştiri mi demeliydim? Okuyun da kararı kendiniz verin.

“Krallığımızın nüfusunun 1,5 milyon olduğu söylenir; bu sayıdan ortalama, kadınları doğurgan olan iki yüz bin çift çıkar; bu iki yüz binden, çocuklarına bakabilen – krallığın bugünkü sıkıntılı durumunda o kadar çok olduğunu sanmamakla beraber – otuz bin çift çıkarsak, geriye yüz yetmiş bin doğurgan çift kalır. Bundan da, düşük yapan ve çocukları ilk bir yıl içinde kaza ya da hastalık nedeniyle ölen elli bin kadını çıkaralım. Demek ki yoksul ailelere her yıl yüz yirmi bin çocuk doğmaktadır. Sorun olan da bu çocukların nasıl besleneceği ve yetiştirileceğidir… İşte bu yüzden şimdi en ufak bir itiraza uğramayacağını umduğum naçiz düşüncelerimi sunabilirim.
Londra’da tanıdığım çok bilgili bir Amerikalı bana *bir yaşında sağlıklı, iyi beslenmiş bir çocuğun; buğulama, kızartma, fırınlama veya haşlama olarak, çok lezzetli, besleyici, yüksek değerde bir besin olduğunu söyledi. Yahnisinin de aynı lezzette olacağından eminim.
Şu halde hesaplamış bulunduğum yüz yirmi bin çocuktan yirmi bini, doğurganlık için bir kenara ayrılmalı, yirmi binin dörtte biri de oğlanlar olmalıdır. Bu dörtte bir, koyun, inek ve domuzlarımız için öngördüğümüz sayıdan bile fazladır. Söz konusu çocukların, bizim vahşi insanlarımızın pek takmadıkları evlilik kurumunun meyveleri olmadıklarını düşünürsek, bir erkek dört dişiye hizmet etmeye yeter. Geriye kalan yüz bin tane bir yaşına gelmiş çocuk da, zengin sofralar için etlenmek ve şişmanlamak üzere, son aylarda annelerinden bol bol süt emmeli, zamanı geldiğinde de krallığın kaliteli ve zengin insanlarına satılmalıdırlar. Arkadaşlar arası bir eğlence için, bir çocuktan iki tabak et çıkar; ailece yenen yemeklerde de göğüs ya da buttan dörtte biri yeterli olur, tuzlanıp biberlendikten sonra da dört gün bekletilirse haşlamasının tadına doyulmaz, özellikle kışın…”
‘ŞAŞKIN MISINIZ?’
Şaşkın mısınız?... Niye?... Mantıksız mı Swift’in dedikleri?... Bence gayet mantıklı. Evet mantıklı ama gerçekçi değil. Hep şöyle düşündüm sevgili okuyucu; “O öyle olmaz, bu böyleyse böyledir, ya böyle ya da yok” dediklerinde içimde hep bir korku oluştu. Neden ve kimden korktuğumu bilmeden korktum sadece. Öyle demekten korktum, böyle yapmaktan korktum. Ya da şunu biliyor olmanın yalnızlığının yanında, ötekini bilip de yapamamanın sancısını çektim dönem dönem. “Yahu niye korkuyorum, dünyayı, erdemleri yaratan ben değil miyim?” diyemedim. Toplum bastırdı, sindik. Baba bağırdı, saklanacak delik aradık. Öğretmen ters baktı, nefesimiz düşmanımız oldu.. Gık dedik, Tanrı korkusu dediler (Oysa ki Tanrı sevgisi demelerini ne çok isterdim)… Sustuk... Tutkusuz, düşleri olmayan, insan kılığındaki canavarlarla boğuştuk. Bir taş gibi sustuk. İçimizdeki özgür bizle, ölümüne bir savaşa tutuştuk. Swift bir cesaret gösterip, çocukları yiyelim diye “alçakgönüllü” bir öneri getirmiş toplumuna. Ne var yani bu kadar şaşıracak? Bakın her şeyi hesaplamış da bu öneriyi getirmiş hem. Hiç olmazsa düşünmüş:
“Bir dilenci çocuğunun beslenme masrafını hesaplamış … paçavraları dahil, yılda iki şiline geldiklerini bulmuştum. Hiçbir beyefendinin de, özel bir dostu ya da ailesiyle yemek yerken, dört tabak nefis, besleyici et çıkarabilen şişman, besili bir çocuk gövdesine on şilin vermekten yakınmayacağına inanıyorum. Böylece anneler de sekiz şilin net kâr ederek yeni çocuk üretimine hazırlanabileceklerdir.”
Rahip yazarımız sadece bir ekonomist gibi değil, bir sosyolog olarak da konuyu irdelemiş. Enine boyuna her ayrıntıyı düşünmüş ve bir bir yazmış:
“Bu durum … kanunlar ve cezalarla zorunlu kıldıkları evlilik kurumunu (da) canlandıracaktır. Zavallı bebeklerin geleceğinin, toplum tarafından şu ya da bu şekilde düşünüldüğünden emin olan; her yıl masraf yerine kâr edeceğini bilen annelerin de çocuklarına sevgisini ve şefkatini arttıracaktır. Bizler de pazara kimin en şişman çocuğu getireceği konusunda evli kadınlar arasında namuslu bir rekabeti izleyebileceğiz. Erkeklere gelince; dişi atlarına, ineklerine ve doğurmak üzere olan domuzlarına gösterdikleri nezaketi karılarına da gösterecekler; düşük olur korkusuyla karılarını dövmekten ve tekmelemekten kaçınacaklardır.”
Ne güzel değil mi? Swift her bir şeyi hesaplayıp yerli yerine oturtmuş. Hatta bu öyle bir öneri ki, kendi önerisini reddedenleri bile düşünerek onlara şöyle seslenmiş:
“Benim planıma karşı çıkarak daha iyisini önerme yoluna gidecek yazar veya yazarların, daha önce şu iki noktayı olgunca düşüneceklerini umuyorum. Birincisi, bugünkü koşullarda, yüz bin işe yaramaz boğaz ve sırta nasıl yiyecek ve giyecek bulacaksınız? İkincisi; bu krallıkta bir milyon dolayında insan şeklinde girmiş yaratık var oldukça ve bunlara her gün dilenen kadınlarla çocuklar eklendikçe; bu önerdiğim yeniliği sevmeyen politikacılar önce ana babalarına şunu sormalıdırlar: Acaba onlar da henüz bir yaşındayken, tarif ettiğim gibi yenmek üzere satılmayı; toprak sahiplerinin baskısına, kirasını ödeyecek kadar bile para kazanamamanın yanı sıra işsizliğe, geçimini sağlayamamaya, havanın sertliğine karşı korunacak elbise ve bir dama bile sahip olmamaya; ve bu sefaletin aynısını ya da daha beterini sonsuzluğa dek çocuklarına aktarmanın kaçınılmaz geleceğine yeğlemezler miydi?”
Swift’in bu muhteşem diye nitelediğim yazısını ilk kez okuduğumda çok gençtim. Öneriye çarpılmıştım. Ama öte yandan, kafadan sorunlu biri ancak böyle bir şey yazar diye geçirmiştim içimden. Şimdi öyle düşünmüyorum. Hayır, insan yiyen bir vampire dönüşmedim tabii ki. Sadece politik karşı duruşun sınırsızlığını daha iyi öğrendim belki. Uzaktan da yakındaki kadar anlamsız olan korku düşüncesinin filizlendiği bir zamanda, “karamsarlık” ortamı adına benzerlikler buldum sanki yaşadığım günle o dönem arasında.... Aralarında tastamam 400 yıl olsa bile… Demek ki korku idelojileri ve korkmayanlar arasındaki savaş; her ne kadar değişen koşullar içinde kılık ya da biçim değiştirse de; hep var olmuş, hep var olacak... Mezarında, “Burada, vahşi haksızlıklar karşısında kalbi paramparça olan biri yatıyor” yazan çılgın rahip Swift’in önerisini nasıl bağladığına bir göz atalım:
“Bu gerekli ödevi yürürlüğe koymak uğraşında en küçük bir kişisel çıkarım olmadığını; ticaretimizin gelişmesi, çocukların beslenmesi, fakirlerin acılarının dindirilmesi ve zenginlere biraz zevk verilmesi yoluyla ülkemin toptan iyiliğini istemekten başka hiçbir amacım olmadığını en içten duygularımla açıklarım. Benim tek kuruş kazanabileceğim çocuğum yok; çocuklarımın en ufağı dokuz yaşında, karım da doğurganlık çağını geride bırakmış bulunuyor.” (1729) (Çeviri; Dara Çolakoğlu)
Bugün din maskesini takıp, vatanseverlik naraları atarak canımıza okuyanlar,bence bu kitabı neden sizinle beraber okuduğumu çok iyi anlamış olmalılar? Milli gelir dağılımının,nüfusumuza göre 50 yıl geride kaldığını bildiği halde, ülkeyi, geleceği düşünülmeden çocuğa boğanların-hatta kendi saltanatları dışında hiç bir şeyi düşünmeden- kaderci bir sefalete teslim etmeye kalkanların, en büyük numarası vatanseverlik düdüğünü çalmaktır... İşsizliğin yüzde 20’lere dayandığı, eğitim sistemimizde felaket derecesinde bir kaybın yaşandığı, cezaevlerindeki doluluk oranının tarihimiz içinde en yüksek doluluk oranına ulaştığı günümüzde... onlar hâlâ çocuk yapma konusunda idelojik bir çöpçatanlık yapıyorlarsa... bir din adamı olan Swift’in bu kitabının neden örgütlenmediğini açıklamama gerek kalmaz sanırım? Swift ne demişti: “Her alçağın son sığınağı vatanseverliktir.”
Her şeyi anlarım da, bu alenen örgütlenen cehalete koşaradım giden insanların azıcık uzaklaşıp, karşısında oynanan oyuna şöyle alıcı gözle bakmamasını hiç anlamıyorum? Ülkemizde, sömürgeci İngiltere’nin sıkı bir eleştirisi olan ama daha çok bir çocuk kitabı sayılan “Gülliver’in Gezileri” kitabıyla tanınan Swift; “Biri benimle arasına mesafe koymuşsa, tek tesellim onun da aynı mesafede kalmasıdır” derken ne demişti aslında, bir düşünelim mi?
Aynı fakir bir adama nasıl yaşadığı sorulduğunda verdiği cevap gibi; sabunu yapan benim ama hiç anlamıyorum,neden ben de bir sabun gibi yaşıyorum, sürekli ufalarak?
Swift; 1745 yılındaki ölümüne kadar İrlanda üzerine yazdı. 1724-1725'te yayımlanan “Kumaşçının Mektupları” ve ardından 1726 yılında yayınladığı “Guliver’in Gezileri” ile tüm dünya tarafından tanındı. 1729’da yayımladığı “Alçakgönüllü Bir Öneri” adıyla bilinen kitapçık, kaleme aldığı son eseridir. Bu eserde sömürgeci İngiltere'nin, İrlanda’yı etkileyen ticari uygulamalarını hiciv yoluyla eleştirdi. Swift; 19 Ekim 1745'te İrlanda’da öldü. Tüm mal varlığını akıl hastalarına bırakan yazarın mirasıyla, 1747’de bir akıl hastanesi kuruldu.
Swift'in Güliver’in Gezileri’nde iki hayalî Mars uydusundan bahsedişinden 150 yıl sonra Mars’ta iki uydu keşfedilmiş ve Deimos uydusundaki kritere Swift'in adı verilmiştir.