Yaşam yolculuğunda karşılaştığımız sözcüklerin her biri bazen tek başına bazen de bir cümle içinde yer almak suretiyle bize yol göstermeye çalışırlar. Kabul edelim etmeyelim bir kısmı salt yalın gerçeği tanımlayarak doğruya ulaşmamıza vesile olurken, diğerleri sanki üzerlerine vazifeymiş gibi yüreğimize muhtelif kaygılar taşımaktan tarifsiz haz duyarlar. Hele içlerinde, iyi kötü sürdürmeye çalıştığımız bir düzene hiç beklemediğimiz bir anda dokunanı vardır ki, bakınız onun hakkında “tanıştığımıza çok memnun oldum “ cümlesini asla sarf etmemeye kararlıyım. Kendisinin ne olduğunu iyi bildiğinize eminim efendim çünkü muhtemelen yaşamınızın en az bir anına pençesini atmıştır: “Keşke “.

Futbolun ışıklı dünyasına adım atan her oyuncunun kafasında herkesin gıpta ettiği başarılı bir kimlik olmak, bu yerin nimetlerinden alabildiğince yararlanmak ve elbette yaşayacağı büyük bir zaferin ardından omuzlar üzerine alınıp kupa kaldırmak vardır. Düzenin malum kuralı dairesinde kimse diğeriyle aynı anda aynı ölçüde zengin olamayacağından ötürü sınırlı oyuncuya nasip ekonomik üstünlüğü bir kenara koyarsak, oynadıkları sürece toplumun gelir düzeyine nispetle, tabir yerinde ise suyun üzerinde yaşayan bilinçli futbolcuların fazlaca bir şikayetleri yoktur. Onlar futbola “teknik adam” statüsünde devam etmeseler bileişin doğası gereği kısa süreli meslek hayatlarında edinebildikleriyle dahi geleceklerini güvenceye alabilmektedirler. Oysa üzerinde önemle durulması gereken, hemen her yerde olduğu gibi burada da emeği bir şekilde sömürülen, dahası herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadığı için kısa süren futbol hayatından ayrılmak zorunda kalanların yaşadıklarında. Bunların arasında öteden beri savruk bir yaşam biçimini tercih etmeleri sebebiyle kısa sürede yitik kimliklere dönüşenleri saymıyorum. Sporcu kimliği ile örtüşmeyen yapıya sahip olanların hiçbir toplumun gözünde kıymeti yoktur. Ancak her şeyi doğru yapmaya çalıştığı ve yaşama karşı doğru insan olarak kalmaya gayret ettikleri halde önlerine bir şekilde set çekilmiş olan, dürüstlükleri maalesef üçüncü sınıf oyuncuların güçlü pazarlamacılar sayesinde elde ettikleri mevkilere kurban edilmiş gerçek sporcular için ne yapacağız? Futbola dair hangi sosyal güvenlik sistemi onların yaşamlarının garantisi? Dıştan bakıldığında : “vur topa iki tekme, milyonlar cepte, oh ne ala memleket “ cümlesinin öznesi olarak görünen futbolcu, istisnaları bir kenara koyarsak gerçekten topa iki tekme vurup milyonları cebine atan mıdır? Kaçına nasip ki zaten milyonlar? Kaldı ki sizce onun da bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi, çoluk çocuğu ve çocuklarının geleceği yok mudur?

SAHNE IŞIKLARI

O, sahne ışıklarının sıcaklığında sonsuza dek keyifli ve mutlu yaşayan mıdır yoksa o da pek çoğunuz gibi maç bittiğinde soyunma odasına doğru yürürken ertesi gün ne yiyeceğini, ne yedireceğini düşünen biri mi? Bilinen meslek gruplarından epey farklı olarakkısa bir zaman dilimine sıkışmış ve adına oyun denmiş ilginç bir mesleği icra ederken, para kazanmasını etkileyecek ciddi sakatlıktan tutun, takımda gruplaşmış ve kirli ayak oyunlarıyla kendisini silmeye çalışanlarla mücadeleye dek, dışarıdan bakıldığında pek bilinmeyen ve anlaşılamayan türlü sıkıntıya duçar olan futbolcununhiçbir zaman emekli maaşı olmaz. Eğer kulübü için değerli değilse ve onun için harcama yapacak kimsesi yoksa, bilesiniz ki sakatlandığı vakit kendini toplayabilmek için doktor doktor dolaşırken cebinde her nasılsa kalmış olandan veya geçmişteki sınırlı şöhretinden başka güvencesi yoktur. Futbolla yıldızı bir türlü barışmamış olan iş hukukunun kendisine sığ desteği dışında elle tutulur hiç bir güvencesi olmayan futbolcunun futbol yaşamı sonundaki görünümünün sararmış, hüzünlü bir sonbahar yaprağından farkı yoktur. Bizdeki sistemin ona tanıdığı bir sosyal güvence olmadığı içingerçek başarısı, kısa futbol yaşamındaki birikimlerini bir şekilde yatırıma dönüştürme becerisinde, başka deyişle doğru zamanda doğru yerde bulunup hayata da gol atıp atamadığında saklıdır.

KADER NİTELEMESİ

Bunu başaramadığı andan sonra, şu aşağı yukarı hepimizin yaşamına bir şekilde sinmiş olan acımasız “keşke” ler sarmaya başlar çevresini. Ah keşke şunu yapmasaydım, keşke böyle olmasaydı, keşke şunun yerine bu olsaydı !.Oysa ne o ne de hiç birimiz bilemeyiz neyin yerine ne olduğunda ne olacağını. Çok çok çevredeki bir iki parlak örneğe takılmıştır kafamız ve “ah keşke şöyle yapmasaydık ta böyle yapsaydık” cümlesinin bizi pırıl pırıl hayatlara götüreceğini düşünür ve fakat o başka yolun sonunda bizi bekleyenin hayır mı şer mi olacağının yolun üzerindekidinamiklere bağlı olması üzerine pek kafa yormayız. Bu bağlamda siz muhteremlerden isteyenler yaşanmış ve yaşanacakları “kader” olarak nitelendirebilir ancak mutlaka yetişmesi gereken akşam uçağını kaçıran kişinin “ ah keşke yola biraz erken çıksaydım “diye dövünerek trafik düzenine sövdüğü anda ekrandaki : “ sayın seyirciler akşam uçağı düştü, kurtulan olmadı “ anonsunun ardından donup kalmaktırsanırımbu konuda yeniden ve yeniden düşünmeyi gerektiren. Yeniden düşünmeyi diyorum evet, hem de yavaş yavaş acele ederek. Çünkü her yarınımız öyle düşündüğünüz kadar uzak değil efendim. Hepsi hepsi bir adım sonrası bugünümüzün bilesiniz, tabi o da varsa elbet.