Son iki yüzyılın en büyük pazarlama güçlerinden biri fast-food endüstrisi. Sadece ülkemizin değil tüm dünyadaki çocukların beynine işlenen parlak reklamlar büyük bir alışkanlığın ilk adımı oluyor. Çizgi film karakterlerinin süslenerek kullanılmasıyla başlayan bedava oyuncaklar sunan ve çocukların bilinçaltına işlenen pazarlama stratejisi karşı konulamaz bir salgına dönüşüyor.

İşin bir de görünmeyen yanı var. Altın sarısı renkte patates kızartması, hamburgerin dayanılamaz cazibesi ve doğmuş yağdan ibaret. Bu yiyecekler çocukların beyninde dopamin salgısını büyük oranda tetiklerken bağımlılık gibi defalarca kez istemelerine sebep olabiliyor.

Obezite denildiğinde ebeveyn tarafından akla ilk gelen kilolu çocuklar oluyor. Ancak yapılan son araştırmalara göre gizli obezite kavramı da büyük bir tehlikeyi ortaya koyuyor. Aslında çocuklar kilo görünmese bile vücudun önemli organlarında iç yağlanma çokta harekete geçmiş olabiliyor.

Vücudun en önemli noktaları kalp, karaciğer, pankreas ve damar sistemi sessiz bir şekilde hasar görmeye başlıyor. Çocukların ileri ki yaşlarda karşılaşacağı tip 2 diyabet ve kalp hastalıklarının temeli reklamlarda izlenen fast-foodun alışkanlık haline getirilmesiyle başlamış oluyor. Bu gizli yağlanma düzenli sağlık kontrolleri yapılmadığında yıllarca fark edilmeyen bir tehlike olarak bizimle yaşıyor.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan araştırmaların son verilerine göre son 40 yılda çocukluk çağı obezitesi on kat artmış durumda. Ne yazık ki ülkemizde de tablo endişe verici bir halde. 5-12 yaş arasındaki her 3 çocuktan biri obezite riskiyle karşı karşıya. Pandemi dönemiyle birlikte evde geçirilen sürenin artması da bu sonuçlarda büyük rol oynuyor.

Fast-food kültürü artık yalnızca bireyleri ilgilendiren kişisel bir sağlık meselesi olmaktan çıkmış, önlem alınmazsa önümüzdeki yılları tehdit eden toplumsal çapta derin bir krize dönüşmüştür. Zira bugünün hazır gıdayla beslenen, hareketten uzak ve obezite riski taşıyan çocukları, yarının erken yaşta kalp-damar hastalıkları, diyabet ve bir dizi metabolik sorunla mücadele etmek zorunda kalan yetişkinleri olacaktır. Bu da giderek artan sağlık harcamaları ve verimlilik kaybıyla birlikte hem ulusal sağlık sistemleri hem de ülke ekonomileri üzerinde devasa ve sürdürülemez bir yük anlamına gelecektir.

Bu nedenle, çocuklarımızın eline tutuşturulan o renkli, cazibeli ambalajlı fast-food ürünleri, aslında onların geleceğinden çalınan sağlıklı bir ömür ve kaliteli bir yaşam demektir. Onlara bırakabileceğimiz en değerli ve kalıcı mirş; iyi işleyen sağlam bir beden, berrak ve güçlü bir zihin ve ömür boyu sürecek doğru beslenme alışkanlıklarıdır.

Fast-food zincirlerinin yapay, baştan çıkarıcı parlak ışıkları ve kolaycılığı yerine, ev mutfağının emekle, sevgiyle ve özenle hazırlanmış besleyici bir tabağı… İşte çocuklarımızın ve toplumumuzun geleceğine atacağımız en anlamlı, en değerli ve en sağlam imza budur. Zira unutmamalıyız ki, yediklerimiz sadece midemizi dolduran besinler değil, aynı zamanda hücrelerimizin, duygularımızın ve en nihayetinde kimliğimizin inşasında kullandığımız temel yapı taşlarımızdır. Çünkü unutmamalıyız: Ne yersek, oyuz.