“…Final maçı tamamlanmış, saha içinde çılgınca seviniyorlardı. Az sonra uzun uğraşlar neticesinde sonuna dek hak ettikleri dünya şampiyonluğunu kazanmış bir takım olarak kürsüye yürüyecekler, her biri madalyasını alıp nice emekle bezenmiş zaferin ödülü olan dünya kupasını havaya kaldıracaklardı. FİFA adına Lübnanlı direktör kendilerini podyuma davet ettiğinde Fransa takım kaptanı Paul Pogba çevresine baktı. Kafile başkanı, idareciler futbolcular doktor, masör, malzemeci, evet herkes hazırdı. Direktör dünyaya yapılan naklen yayın nedeniyle törenin bir an önce başlamasını istiyordu. O an beklenmedik bir şey oldu. Kaptan Pogba tribünü işaret edip seslendi: Orada bizden biri daha var…”

2013 yılının oldukça hararetli geçen haziran ayında U-20 (yirmi yaş altı )Dünya Şampiyonası ülkemize muhteşem bir futbol festivalini armağan etti. Maçların oynanacağı kentler İstanbul Bursa Kayseri Trabzon Gaziantep Antalya ve Rize olarak seçilmişti. Şampiyona öncesi düzenlenen kur’a çekimi gecesinde A grubu için torbadan ismi ilk çıkan takım Fransa olunca yanımda oturan dış ilişkiler sorumlusu Philippe Brocherieux’ ye: “Dostum bak A -1 dediler, eh şampiyon belli oldu, hadi kalk gidelim” dedim. Gülümsedive gökyüzünü işaretle “Tanrı isterse” dedi usulca. Hakemlikten gelen özgüvenin yanı sıra, Fransızca bilmem ve yıllardır TFF Dış İlişkiler Kurulu adına çalışmanın verdiği tecrübe sayesinde sorumlusu olarak görevlendirildiğim Fransa takımıyla kısa sürede kaynaşmıştık. Elimde sihirli oyun kartları, oyuncuların kafasını dağıtan zeka oyunları, şaka, fıkra derken bir akşam hocamız Pierre Mankowski ‘nin sürpriz isteğiyle kendimi milyonluk yıldızlara “ hakem gözüyle bir maçın görünümü” hakkında minik bir konferans verirken bulmuştum, çünkü futbola en ince ayrıntısına dek çok yönlü bakıyorlardı. 24 takımın katıldığı şampiyonada ölüm grubu denen A grubunda İspanya, ABD, Gana gibi ikisi daha önce şampiyonluk tatmış güçlü takımlardan sıyrılmak çok zordu. Herkesi yenen favori İspanya’nın ardından grupta dört puanla ikinci olarak tur atlamaya pek sevinemedik çünkü statü gereği grup birincisi İstanbul’da kalacak, bizlerse Evliya Çelebi gibi ülkenin dört yanını dolaşmaya başlayacaktık. Her tur sonrası toplanıp taşınmaya ilaveten kısa sürede değişik iklim ve ortama uyum sağlamak biraz zor olmasına karşın kimsede yılgınlık yoktu. Kaderin cilvesi, ikinci turda rakip sürpriz şekilde Türkiyem, oynanacak yer Gaziantep olmuştu. Kentin Fransa’ya karşı yaşanmış acı yüklü tarihi kahramanlık hikayesi maça başka bir anlam yüklediyse de sporun ruhundaki birleştiriciliğe gönlü güzel Antep halkının misafirperverliği eklenince korkulan olmadı. Hatta endişeyle bekleyen Fransızlar şehir parkında yürürken kendilerine çiçek verilerek gösterilen ilgi ve dostluğa şaşırmış, kafile başkanları Jean Claude Loupböyle bir şey beklemediklerini itiraf etmek zorunda kalmıştı. Bu da şüphesiz göğsümü kabartmış, insanımızın yüce gönüllü asil tavrından gurur duymuştum. Maçı Fransa4-1 kazanmışsa da sahadan alkışlarla uğurlanmak tarifsiz bir güzellikti. Gece otele dönünce gördük ki eşyalarımızı Rize’deki çeyrek finale dek konaklayacağımız Trabzon’a taşıyacak kamyon bozulmuş. Gece yarısından sonra aradığım Gaziantep’in eski futbolcusu Timuçin ağabeyin çabalarıyla bulunan kamyona 80 yaşındaki yönetim kurulu üyesi kafile başkanının hiç yüksünmeden oyuncu eşyası taşıdığını görünce gerçek bir takım olduğumuzu anladım.

FİNAL KAPISI

Kamyonun Trabzon’a yetişmesi için emniyet kuvvetleri ciddi destek verirken, ter içinde kalmış şoförün “Abi hayatımda ilk kez bu kadar hızlı gittim, hayret kimse bir şey demedi “sözleri hepimizi çok güldürmüştü. Rize’deki çeyrek finalde Özbekistan’ı 4-0 yenip yarı final için Bursa’ya uçtuğumuzda karşımızda yine Gana’yı bulduk. Maçtan bir gece önce “iki gol atıp maçı alacaksın” dediğim Thauvin ikinci golünün ardından bana koşmuş, 2-1 lik skorla final kapısı ardına dek açılmıştı. Her galibiyetin primi olarak yöresel lezzetlerimizi tatmaya gidiş kenetlenmenin bir başka göstergesiydi ve elbet lahmacundan baklavaya, hamsili pilavdan İskender dönere, ne var ne yok silip süpürmüştük. Takımda moral ve dayanışma üst düzeydeydi. İdmana gidilecek sahayla ilgili problem mi çıktı, kızmadık, FİFA duymadan sessizce hallettik. Güvenlik sorun mu oldu, kimseye çaktırmadan arka yoldan dolaşıp çözdük. Hedef karşılaşılan sıkıntıları akıl ve sabırla elemek olunca takıma sadece futbol oynamak kalıyordu. İstanbul’a dönüşümüzde sorunları “dolaylı çözme” şeklime kızmış olan saha direktörü aramıza ciddi mesafe koyuverdi. Bu yüzden final gecesi Uruguay’ı 0-0‘ın ardından penaltılarla 4-1 yendiğimizde kafile sahada buluşurken ben sadece tribündeydim.

İnsan duygularının sevinç veya keder anlarındaki en yakın tanığı olan gözyaşını tanıyanlar bilir. O ki sizi derinden sarmalar ve ne denli çabalasanız da durduramazsınız. İşteo görkemli gece, biraz mahzun fakat gururla oturduğum tribünde gözlerimden dökülenlere engel olamamıştım, çünkü Pogba’nın işaret ettiği kişi bendim.“ Orada bizden biri daha var” dediğini öğrendiğim Paul‘ün kupayı almaya gitmeyişi üzerine direktör beyefendi bana dönüp ister istemez “geç” işaretini yaptığı an nasıl daldığımı bilemediğim sahada kendimi takımla sarmaş dolaş buldum. İşte hepsi bu kadar. Sözün özü ne derseniz derim ki, spor ne kibir ne başka çirkinlik tanır. O gece ırk dil din ayrımı yapmayan emeğe saygı yüklü insanca tavır, gücü bir silah gibi kullanana ağır bir ders vermişti. Daha ne anlatayım. Bendeniz duvardaki altın madalyamla çok mutluyum efendim. Yaşamınız boyunca küçük sevinçler bulmanız umuduyla.