Gerçek adı Miklós Glatter... 5 Mayıs 1909’da doğan bir Macar Yahudisi... Öğretim üyesi ve şair... Doğumundan kalan bir iz onu 35 yıllık kısacık hayatı boyunca yalnız bırakmaz; sanki, ikizi ve annesi, o yaşasın diye ölür doğum sırasında, onun yüreğindeki sızı, aç bir bebek gibi ömrünce bağırır, hiç susmaz... Onun ölümü de barış isteyen, barbar faşizme direnen binlerce ‘ruh ikizi’ için önemli olmalıdır o zaman... Öldürülür şair ve yaşarken duyamadığı huzuru, ölümüyle takar göğsüne bir madalya gibi... O faşizme karşı bir bayraktır... Rüzgârsız havalarda bile dalgalanan bir bayrak. Çocukluğumuzun uçurtmalarını simgeleyen bir bayrak...

‘’acımasız cellatları halkın / pek seyrek duydular inlediklerini, sızlandıklarını onların / onlar dönüş gününü düşlediler işkence altında bile’’ (Vitezlav Nezval’in şiirinden alıntı)

1935 yılında büyük aşkını tanır şair; Fanni Gyarmati'yi... “Fifi”sini... Sevgilisini, yoldaşını, ömrünün yarısını... Ömrünün diğer yarısında da kitaplar yazar Radnoti, çeviriler yapar ve eli kalbinin üstünde duyduğu haberlere karşı tedirginliğini cesarete çevirmekle geçirir 1936 yazını... Her ne kadar Kristal Gece adındaki utanç, tarihin kumaşına, cam kırıklarıyla onarılamaz bir yırtık açtıysa da, her ne kadar uluyan faşizmin yüzü Hitler, Avrupa’yı yakıp yıkmasın diye, kendisine Prag kenti armağan edildiyse de ve Macaristan'daki ilk ayrımcı "Yahudi Kanunu" yasalara girdiyse de... şiir yazar Radnoti. Kulağında ürkütücü "korkunç haberler" vardır: İspanya’da iç savaş, Japonların Çin'i istilası ve tabii ki Hitler'in Almanya'sından gelen salyalı tehditler... Aynı yıl, elinde ateşle gezenler insanlığı tehdit ederken, en saygın şiir ödüllerinden biri kabul edilen Baumgarten Şiir Ödülü,‘Walk On, Condemned!’( Kınamayı Bırakın) adlı kitabıyla, Miklos Radnoti’ye verilir 1937'de...

1940. Faşizm salyalarını savura savura Avrupa’da gezen ‘’kahverengi’’ bir köpek ve Szeged Üniversitesi’nde Yahudi bir öğretim üyesi. Üstelik yazar. Köpek hırlar.

Önce dizeler yakılır. Heinrich Heine’in dizeleri:

‘’...bizden farklı düşündüğünü belli edenvakit geçirmeden kurşunlanacaktır; karşı koyan, başkaldıran, eyleme geçen, ayrıca işkence görecektir, hem çok ağır. Saygı gösterin başkanınıza, güvenin, tek koruyucusudur devletimizin o, en doğru kararlar, ondan çıkar, bütün yaşlılar ve gençler için. Ey ahali, bizi dinleyin ve dilinizi tutun, yeter!’’

Alay eden ve sanki yüz yıl sonrasını görmüş de yazmış dedirtircesine, 1856’da ölen Heine’nın dizeleri. Ve faşizmin ilk yaktığı kitap olarak daha da çoğalır Heine. Rüzgâra yapışır ateşin dumanı, dağılır bütün dünyaya. Oysa daha çocukluğunda Avusturya’da Inn nehrinin kıyısındaki küçük Braunau kasabasının tek kitapçısında da vardı Heine’ın kitapları. Şimdi yanarak çoğalan dizeler... Ve kudurmuş bir düşmanlıkla evlerden kitaplar yağar ateşe. Çocukluğu yanar ateşte bir kuşağın.

Szeged Üniversitesi’nde bir öğretmen. Ciddi, ağırbaşlı, saygılı. Adı Miklos Radnoti. Budapeşteli. Yahudi. Ve sadece Yahudi diye öğretmen değil artık. 1940’da askere alınır Radnoti... Ancak bir Yahudi olduğu için silah verilmez kendisine. Macarlar buna *Munkaszolgálat  yani "emek taburu" adını verirler. Radnoti’nin de içinde olduğu bu tabur Ukrayna cephesine atanır. Savaş sırasında, Virgil, Rimbaud, Mallarmé, Eluard, Apollinare ve Blaise Cendras gibi dev şiir seslerinden çeviriler yayınlayan şair, şimdi savaşa kendi dizeleriyle girer. Utanan dizelerle...

‘’Ey savaş, kırbaçlayan bizi! / Ey savaş, zifir kanatlı! / Bağırır bana çukurdaki evlerdenyağmurla dövülen bir kişi uzaktan / Öyle utanırım, öyle utanırım ki ben /Cıvık çamurlarla, kara haberlerle kirlibu alacakaranlıklardan.’’

Dumanlı gökyüzüne bakar şair, savaşın kirlettiği gökyüzüne. Çocukluğunu düşünür, çocukluğunun trenlerini. Çocukluğunun kasabasından bir tren geçer dumanlarını savura savura. Hani küçükken hep resmini çizmek istediği, hani ressam olma düşlerine kapılıp gittiğindeki gibi... Kapkara bir tren. Üstünde kocaman bir gamalı haç... Nereye gider bu tren? Sırbistan’da, Bor’da bir bakır madenine gider. Ne götürür bu tren?‘’Bir gün yeni ordular gelir / ama yoktan var olan ordular / gelir kasırgalar gibi ordular / derin maden ocaklarındanve yaralı tarlalardan...’’diyen esir insanlar götürür. Yahudileri ve komünistleri. Yaşlıları ve çocukları götürür bakır yüzleri güneşte parlayan. Alınlarında ki çizgilerde gider kara tren: Çuf çuf da çuf çuf. Ve ‘’...sızlata inlete yürekleri/sızlata inlete.’’ Sonra, saplanır kalır tren karanlığın tarihine. Yok olur. Toz olur, uçar. Ses seda kesilir. Oysaki bilinmektedir bu oyun. Defalarca seyredilmiştir daha önceden. Gamalı haçı sökerek faşist, treni toplama kampının fırınında biten raylara yapıştırır.

Bor-Fossoli kampında bakır işçileri yoktur. Auswitz kampında da. Ama Sırbistan’a giden trenin taşıdığı yük orada da vardır. Ressam olmak isteyenler orada da vardır. Ve belki sınava girip kazanamayan ve belki posta kartları için resim çizerek hayatını kazananlar orada da vardır. Şiirler, en çok korkulan ve aşklar... Kadınlar... Güzel olmadığı için öldürülen kadınlar... Ve kadınlar, Primo Levi’nin gördüğü kadınlar:‘’...ne bir tutam saç kalmıştır başında / ne adı sanı kalmıştır / hatırlamaz olmuştur hiç bir şeyi / gözleri bomboş bakar durur / kucağı kış kurbağası gibi sopsoğuktur.’’

1944 yılında Bor yakınlarındaki zorunlu bir çalışma kampına gönderilir emek taburu. Bor Toplama Kampı’na... Naziler, yaklaşmakta olan Rus ordusunun karşısından çekildiği için, Bor Toplama Kampı boşaltılır. Kampta esir tutulanlar, Radnoti'nin de içinde olduğu 3 bin 200 Macar Yahudisi, Yugoslavya üzerinden Macaristan'ın merkezine doğru zorla yürütülür. Ağustos 1944'te Josip Tito liderliğindeki Yugoslav partizanlar ilerledikçe, Naziler daha da barbarlaşır. Radnoti, ölüm yürüyüşü boyunca gördüğü ve yaşadığı her şeyi şiirin fotoğrafları olarak kalbine kaydeder. Ünlü şiir serisi "Kartpostal"ın dördüncüsünü yazdıktan sonra Radnoti, sinirlenen bir Nazi askeri tarafından kötü bir şekilde dövülür. Kısa süre sonra açlıktan ve yorgunluktan zayıflamış şair, 9 Kasım 1944'de yapılan zorla yürütmeye karşı çıkar ve 21 mahkûmla birlikte öldürülüp, bir toplu mezara gömülür.

"Kartpostal 4” adlı son şiirinde şöyle seslenir Radnoti; 

“Yanına düştüm. Vücudu devrildi / Zaten tel gibi gergindi vücudu / Kafasının arkasından vurdular onu / "İşte bu kadar. Sadece sessizce yalan söyledin "dedim kendime / Sonra sabır diledim / Sabırlı çiçeklerim ölecek şimdi /  "Der springt noch auf", beni duydu /  Karanlığın pis kanı kulağımda kuruyordu.” (*”Der springt noch auf” sesi orijinal şiirden gelmektedir ve “seğirme / yüksek korkudan titreme” anlamında kullanılmıştır.)

Bu son şiir, 31 Ekim 1944 tarihinde, Macaristan'ın Szentkirályszabadja şehrinde, arkadaşı olan kemancı Miklós Lorsi’nin idam edildiği an duyduğu korku üzerine yazılmıştır. Yani şairin ölümünden sadece 9 gün önce...

Bakır madeninde ‘’ölmeyi umuda dönüştürmüştür’’ Radnoti. Ölümünden on sekiz ay sonra toplu mezarın açılması sonucu, bir ölü yığınının arasında bulunur çürümüş cesedi şairin. Gözlerindeki umutlu ışıltıdan tanırlar ölüsünü. Ağzı bir şey söyleyecekmiş gibi hafifçe aralık kalmıştır. Çıplak bedenine geçirdiği paltosunun ön cebinde bir tutam şiir bulunur. Hayvanlara dair şiirler. Hayata dair şiirler... La Fontaine’i Macarca’ya çevirmesinden kalma bir alışkanlık sanılır önce. Oysaki sadece gerçekler dökülür kömürle yazılmış kâğıtlar açılınca:

‘’Bugüne dek genç bir boğa gibi yaşadım. / Dört döndüm yararak havayı boynuzlarımla, / Çiğnedim ezdim toprağı (...)  Çekirgelerle kaplı bir çayırda / birden titrer bu boğa / sıçrayarak geldiğini duyar duymaz, başı dönen bir ceylanın. / Yukarlardan, dağlardan doğru / Bir kurt sürüsünün kokusunu getiren rüzgârla başı dönen. / Çeker boğa havayı içine, / ve bilir ki gelince vakti, / kaçacağına ceylan gibi, / boş yere debelenip duracak, / ve sonunda kurtlar oraya buraya dağıtacak kemiklerini. / Böğürür acıacı göğe doğru boğa. / İşte böyle savaşmadayım bekleyerek sonumu. / Tanık kalacak kemiklerim geleceğe.’’

Kimi kaynaklar bulunan şiirlerin şairin pantolonunun arka cebine sıkıştırılmış ve neredeyse okunamayacak halde olduğunu söylerler. Sonuçta ha ön cebi, ha arka cebi ne fark eder ki? Ancak küçük bir ayrıntıya dikkat çekmek isterim. Radnoti’nin cebinde bulunan şiirlerin yanında bir de not vardır. Bulunan küçük not defterindeki şiirlerin, Budapeşte Üniversitesi öğretim görevlisi Gyula Ortutay'a teslim edilmesini istemektedir Radnoti. Bu son dilek yerine getirildi mi bilmiyorum ama bulunan şiirler, dul eşi, ömrünün yarısı Fanni’ye verilir. Fanni’nin şiirlere baktığında söylediği sözler bugün bile kanımızı dondurur; “Bulunan şiirlerin çoğu okunamıyor, çürüyen etin sıvılarıyla dolmuş şiirin dizeleri.” ( Meraklısına not; 1912 yılında doğan Fanni Gyarmati, 2014 yılında ölmüştür.)

Savaşın üç tane akbabayı sevindirmekten başka ne işe yaradığını bilmiyorum. Geride çürümüş ve birbirinin boğazına nişan almış gözler, akılsızlar ve işbirlikçiler bırakır savaş, başka ne ki? Ha, bir de tarihin onurlu ölüleri kalır bize... Bir ulusun yedi çocuğu da kurşuna dizilen Alcide Cervi’ye armağan ettiği acı bir şiir kalır örneğin:

‘’Antifaşistler gibi direndin sen de, ey yaşlı meşe! / Gerdin kara kasırgaya karşı gelecek günlerle dolu yedi gür dalını. / Kırıldı yedisi de birdenbir tek şafakla. / Antifaşistler gibi direndin sen deey yaşlı meşe! / Senin boğumlu gövden üstünde / özgür bir penceresinden gökyüzünün / yedi gümüş renkli yıldızı görebilsin diye /  bugün İtalyan çocukları.’’ (Giovanni Serbandini’nin şiirinden alıntı)

(Meraklısına not; Alcide Cervi, İtalyan faşizmine karşı savaşan bir partizandır. Gelindo, Antenor, Aldo, Ferdinand, Augustine, Ovid ve Hector adlı 7 çocuğu da savaşta kurşuna dizilerek öldürüldüğü halde, faşizme karşı savaşmayı sürdürdüğü için, halk arasında “Baba Geyik” lâkâbıyla efsaneleşmiştir. 1875 doğumlu olan Cervi, 1970 yılında hayata veda etmiştir. “Beni duymak ve anlamak istiyorsanız, tohuma bakmalısınız. Tohum, adamın kafasındaki idealler ve tutkusudur” sözüyle tanınır.)

Bir de unutulmak istenen zamanlar kalır geriye. Utanç çağları; ‘’Ey belleğim, silinmen gerekecek / silinmen donmuş camlardaki buğu gibi.’’ (Gyorgy Sarközi’nin şiirinden alıntı)

Camille Martin, Radnoti şiirlerinden söz ederken; "Düşünülebilecek en umutsuz ve zorlu koşulların baskısıyla yazılan bu şiirler, aşırı bozulma ve vahşi ve pis çaresizlik görüntülerinin yanında narin pastoral güzelliğin vizyonlarını açar ve umudun son izlerini seslendirirler” der bir de... Dese ne olacak, ‘birileri atın önüne et, itin önüne ot atmaya’ devam ediyorlar yine... Tanrı’nın yoğun mesai yapması gereken zamanlardır bunlar... Ama nedense iş hep sanatçılara kalır.

“Aşkım, sonsuza kadar yanılıyorlar, her kaosun ortasında / Vücudumda parlak akkor, yoğun bir yürek var.  / İçinde bir yerlerde canım, sonsuza kadar yaşar inananlar.  / Hareketsiz, sessiz, ölümle susturmaya çalışıyorlar / Buna hayret eden bir melek var yüreğimde, gün gelecek, ölümün sesi kesilecek  / Yaşamak tutkusudur bu, bir çeşit çürümekte olan ağacın kalbinde saklanan bir böcek.”

Afrika şiirlerini ve masallarını ilk kez Macar diline çeviren Miklos Radnoti’nin tüm eserleri şu an Macar edebiyatı klasiklerinden kabul edilmektedir. En ünlü eserlerinden biri kabul edilen ‘Razglednicak'ın (Kartpostallar) yanı sıra, yayınladığı 1931 tarihinde “ahlâksız” damgası yiyerek basımı yasaklanan ‘Modern Çobanların Şarkısı’ da şu an Radnoti’nin en ünlü eserlerinden biri kabul edilmektedir.1935 yılında ‘Yeni Ay’, 1938’de ‘Dik Yol’, 1942’de yayınlanan ‘Takvim’ ve onu uluslararası üne taşıyan ‘Bulutlanmış Gökyüzü’ adlı çalışmaları, Radnoti’yi soykırım edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri yapar.

Radnoti'nin cesedi daha sonraları Budapeşte'nin Kerepesi Mezarlığı'nda tekrar toprağa verilir. Macar hükümeti, Radnoti ve 21 arkadaşının katledildikleri yerden geçen yolun yanına bir de Radnoti heykeli dikerler yıllar sonra.

1914’te işsiz güçsüz gezerken Birinci Dünya Savaşı patladığında gönüllü olarak askere yazılıp, haberci onbaşı olarak savaşa giden her asker, milyon insanın kanını dökse de yine, geriye kemikler ve şiirler kalacaktır. Hani: ‘’Ey ölüm, yaşayacağım ben, ak kâğıt bağışlayıncaya kadar beni’’ diyen şiirler...