Devletin en temel görevlerinden biri, kendisi adına risk alan, bedenen ve ruhen yıpranan çalışanlarını korumak ve onlara adil sosyal haklar tanımaktır. Bu anlayışın bir sonucu olarak uzun yıllardır uygulanan fiili hizmet süresi zammı, yani kamuoyunda bilinen adıyla yıpranma payı, ağır ve tehlikeli işlerde çalışanlar için önemli bir sosyal güvence mekanizmasıdır. Ancak gelinen noktada bu mekanizmanın kimleri kapsadığı kadar, kimleri kapsamadığı da ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Teşkilatında görev yapan personele tanınan yıpranma payı, yapılan görevin niteliği gereği son derece haklıdır. Sürekli risk altında görev yapan, can güvenliği olmayan, yüksek stresle çalışan bu meslek gruplarının erken emeklilik ve ek prim gibi haklardan yararlanması, sosyal devlet ilkesinin doğal bir sonucudur. Kimsenin buna itirazı yoktur. Asıl mesele, benzer hatta kimi zaman aynı riskleri taşıyan bazı kamu görevlilerinin bu haktan mahrum bırakılmasıdır.
İtfaiye ve zabıta emekçileri bu noktada en çarpıcı örneklerdir. İtfaiyecilik, yalnızca yangın çıktığında yapılan bir iş değildir. 24 saat esasına göre çalışan, her an alarm durumunda olan itfaiye personeli; yangın, patlama, trafik kazası, göçük, sel, deprem, kimyasal sızıntı gibi sayısız hayati riskle yüz yüze kalmaktadır. Yoğun duman, zehirli gazlar, yüksek ısı, çökme tehlikesi ve fiziksel aşırı efor, bu mesleği tartışmasız şekilde ağır ve tehlikeli işler sınıfına sokmaktadır.
Buna rağmen itfaiyecilere yönelik yıpranma payı uygulamasının “göreve çıkılan saat” üzerinden değerlendirilmesi, mesleğin doğasına aykırıdır. Tehlike sadece olay anında değil, görev başında geçirilen tüm sürede vardır. Nöbette geçirilen saatler, düzensiz uyku, sürekli teyakkuz hali ve psikolojik baskı yok sayıldığında, yıpranma payı amacından sapmış olur.
Zabıta personeli için durum daha da düşündürücüdür. Zabıta emekçileri çoğu zaman kamusal alanda, halkla birebir temas halinde çalışır. Kaçak yapılar, ruhsatsız işyerleri, seyyar satıcılar, gürültü denetimleri, işgaller ve toplumsal olaylar sırasında görev yapan zabıtalar, sık sık sözlü ve fiziki saldırıya maruz kalmaktadır. Kamu düzeninin sağlanmasında fiilen görev alan bu personelin yıpranma payı kapsamı dışında bırakılması, yapılan işin gerçekliğiyle bağdaşmamaktadır.
Burada temel soru şudur: Yıpranma payı bir unvan meselesi midir, yoksa yapılan işin riskiyle mi ilgilidir? Eğer ölçüt risk, tehlike ve yıpranma ise; itfaiye ve zabıta personelinin Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Teşkilatı personelinden daha az risk altında çalıştığını söylemek mümkün değildir. O halde ortaya çıkan tablo, eşit risklere eşit sosyal haklar tanınmadığını göstermektedir.
Sosyal devlet anlayışı, kamu çalışanları arasında ayrım yapmayı değil, adaleti esas alır. Bir meslek grubuna tanınan hak, benzer koşullarda görev yapan başka bir gruptan esirgeniyorsa, bu durum yalnızca hukuki değil, vicdani bir sorun haline gelir. Üstelik bu tür eşitsizlikler, kamu hizmetlerinin motivasyonunu ve verimliliğini de doğrudan etkiler.
2026 yılında fiili hizmet süresi zammının kapsamı genişletilirken, itfaiye ve zabıta emekçilerinin taleplerinin görmezden gelinmesi büyük bir eksikliktir. Yapılması gereken, yıpranma payını parça parça, geçici düzenlemelerle değil; risk temelli, kapsayıcı ve adil bir sistemle ele almaktır.
Unutulmamalıdır ki; kamu güvenliği sadece askerle, polisle sağlanmaz. Yangına koşan itfaiyeci de, sahada düzeni sağlayan zabıta da aynı kamu hizmetinin vazgeçilmez parçasıdır. Devlet, kendisi için yıpranan tüm emekçilerine eşit mesafede durmalı; adaleti unvanlara göre değil, emeğin ağırlığına göre tesis etmelidir.