İzmir’de son günlerde belediyelerin önünde yükselen ses, yalnızca bir maaş tartışmasının sesi değildir. O ses, geçim derdiyle boğuşan, ay sonunu hesaplayarak yaşayan, çocuklarının geleceği için gecesini gündüzüne katan memur emekçilerinin çığlığıdır. Bugün Karşıyaka, Buca ve Bayraklı belediyelerinde çalışan kamu emekçileri, sosyal denge tazminatı hakkı için alanlarda mücadele veriyor. Gündüz başlayan direniş, artık gece nöbetlerine dönüşmüş durumda. Çünkü insanlar artık yalnızca haklarını değil, yaşamlarını savunuyor.
Bir ülkede emekçiler geceyi belediye binalarının önünde geçiriyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, vicdani bir sorun da vardır. Hele ki bunu yapanlar sosyal demokrat belediyelerin emekçileri ise durum daha da düşündürücüdür. Çünkü sosyal belediyecilik, yalnızca kaldırımları yenilemek, park yapmak ya da etkinlik düzenlemek değildir. Sosyal belediyecilik önce kendi emekçisinin yüzünü güldürebilmektir.
Bugün belediyelerde görev yapan memur emekçileri lüks istemiyor. Kimse saray hayatı talep etmiyor. İnsanlar yalnızca insanca yaşayabilecekleri bir ücret, emeğinin karşılığını ve yıllardır kazanılmış haklarının korunmasını istiyor. Ancak görünen tablo, ne yazık ki emekçiyi dinlemek yerine süreci zamana yaymaya çalışan bir anlayışın hâkim olduğudur. Oysa zaman geçen her gün, emekçinin mutfağındaki yangını büyütüyor.
Önümüzde Kurban Bayramı var. Belki de mesele tam burada daha ağır bir anlam kazanıyor. Çünkü bugün belediye önlerinde nöbet tutan insanların büyük bölümü, çocuklarına bayramlık alıp alamayacağını düşünüyor. Market raflarına bakıp eli boş dönen, evindeki hesabı yeniden yapan, kurban kesemeyeceği için mahcup hisseden binlerce emekçi var. Türkiye’de milyonlarca insan için bayram artık sevinç değil, ekonomik kaygının daha görünür hale geldiği günlere dönüşüyor.
Bir baba düşünün… Çocuğu “Bu bayram kurban kesecek miyiz?” diye soruyor ama cevap veremiyor. Bir anne düşünün… Pazara çıkarken cebindeki parayı defalarca sayıyor. İşte bugün belediye önlerinde yükselen mücadele tam da bu sessiz acının dışavurumudur. Bu yüzden mesele yalnızca sosyal denge tazminatı değildir; mesele emekçinin onurudur.
Cumhuriyet Halk Partisi yıllardır emeğin, alın terinin ve sosyal adaletin siyasetteki temsilcisi olduğunu söylüyor. Bu nedenle bugün yaşanan tabloya kayıtsız kalmak, yalnızca birkaç belediyedeki soruna sessiz kalmak anlamına gelmez; aynı zamanda emek siyaseti açısından ciddi bir kırılmaya da neden olur. CHP Genel Merkezi artık süreci uzaktan izlemek yerine doğrudan devreye girmeli, belediye yönetimleriyle sendikalar arasında güçlü bir uzlaşma zemini oluşturmalıdır. Çünkü bu sorun büyüdükçe yalnızca emekçiler değil, sosyal demokrat belediyecilik anlayışı da yara almaktadır.
Emekçinin karşısında durarak hiçbir siyasi anlayış uzun vadede toplumsal güven üretemez. Hele ki Türkiye’nin bu kadar ağır ekonomik koşullardan geçtiği bir dönemde, çalışanların kazanılmış haklarını tartışma konusu haline getirmek toplumsal vicdanda da karşılık bulmaz. Çünkü halk, kendisi gibi yaşayan yöneticiler görmek ister. Halk, emekçinin yanında duran bir anlayış görmek ister.
Bugün yapılması gereken çok nettir. Masalar kurulmalı, diyalog güçlendirilmeli ve memur emekçilerinin haklı talepleri karşılanmalıdır. Geciken her çözüm, büyüyen bir kırgınlık yaratacaktır. Oysa bu ülkenin en fazla ihtiyaç duyduğu şey, huzurdur. Ve huzur ancak emeğin hakkı teslim edildiğinde mümkün olur.
Unutulmamalıdır ki belediyeleri ayakta tutan yalnızca binalar değildir. O binaların içinde çalışan insanların emeği, alın teri ve fedakârlığıdır. Eğer bir kent sabah temiz uyanıyorsa, hizmet devam ediyorsa, vatandaş belediyede işini çözebiliyorsa, bunun arkasında görünmeyen büyük bir emek vardır. İşte bugün o emek, “Bizi görün” diyor.
Bayram yaklaşırken emekçilerin tek istediği şey ol kavga değil, insanca yaşamaktır. Bu sese kulak vermek ise artık yalnızca bir tercih değil, vicdani bir sorumluluktur.