Bir öğretmeni kaybettik. Bir insanı, bir evladı, bir meslektaşı, bir öğrencinin hayatında iz bırakmış bir yetişkini. Böyle zamanlarda kelimeler acele etmemeli. Çünkü bazı acılar önce tutulmalı, sonra konuşulmalıdır. Toplum olarak refleksimiz çoğu zaman hızlıdır: “Nasıl oldu?”, “Kim suçlu?”, “Güvenlik nerede eksikti?” Bu sorular elbette önemlidir. Ancak bazen daha derin bir soruya da ihtiyacımız vardır: Bir çocuk, bir öğretmeni öldürebilecek bir öfkeye nasıl gelir? Bir aile terapisti olarak şunu net söyleyebilirim: Öfke bir günde oluşmaz. Şiddet bir sabah uyanınca ortaya çıkmaz. Duygular, özellikle de regüle edilmemiş yoğun duygular, zaman içinde birikir. Görülmedikçe büyür, duyulmadıkça sertleşir, sınırla karşılaşmadıkça taşar. Çocuklar doğduklarında şiddeti bilmezler. Ama öfkeyi hissederler. Hayal kırıklığını, utancı, dışlanmayı, yetersizlik duygusunu hissederler. Eğer bu duygulara eşlik eden bir yetişkin yoksa eğer “Bu çok zor bir duygu, ama birlikte taşıyabiliriz” diyen bir temas alanı oluşmazsa, çocuk duygusuyla baş başa kalır. Ve yalnız bırakılmış duygular, zamanla davranışa dönüşür. Burada mesele tek bir aile, tek bir okul ya da tek bir sistem değildir. Çocuk bir ekosistemin içinde büyür. Evde yaşanan iklim, okulda karşılaştığı sınırlar, akran ilişkileri, dijital dünyada maruz kaldığı içerikler… Hepsi bir araya gelir ve bir duygusal yapı inşa eder. Son yıllarda klinik odalarda daha sık karşılaştığımız bir tablo var: Duygusal regülasyon becerileri zayıf, sınır deneyimi yetersiz, hayal kırıklığına toleransı düşük çocuklar. Bu çocukların bir kısmı aşırı kontrol altında büyüyor; hata yapmaya, düşmeye, sonuçla yüzleşmeye alan bulamıyor. Bir kısmı ise tam tersine, sınırla hiç karşılaşmıyor; “Benim çocuğum yapmaz” cümlesiyle sorumluluktan muaf tutuluyor. Oysa sevgi, sınırsızlık değildir. Koruma, hesap vermemek değildir. Anlamak, davranışın sonucunu ortadan kaldırmak değildir. Çocuk, sınırla karşılaştığında dünyayı daha güvenli deneyimler. “Hayır” kelimesi bir reddediş değil, bir çerçevedir.

YÖNSÜZ DUYGU

Çerçevesi olmayan bir duygu, yön bulamaz. Yön bulamayan duygu ise bazen yıkıcı olur. Bir diğer gerçek de şu: Şiddet normalleştiğinde, eşik düşer. Ekranlarda öfkenin alkışlandığı, hakaretin mizah diye sunulduğu, güç gösterisinin hayranlık uyandırdığı bir iklimde çocuklar neyi model alacak? Duygularını konuşarak mı çözmeyi, yoksa bastırarak mı? Hak aramayı mı, yoksa güçle bastırmayı mı?

TRAVMATİK YAŞANTI

Elbette hiçbir trajedi tek bir nedene indirgenemez. Ruh sağlığı sorunları, travmatik yaşantılar, bireysel kırılganlıklar da tabloya dahildir. Ancak şunu da görmezden gelemeyiz: Erken müdahale mekanizmalarımız zayıf. Okullarda psikolojik destek hizmetleri çoğu zaman yetersiz. Aileler, ebeveynlik becerileri konusunda yalnız. Çocukların iç dünyasına temas edecek sistematik bir alan yaratmakta zorlanıyoruz. Bir çocuk öfkesini sağlıklı ifade edemiyorsa, önce o öfkenin altında hangi duygu olduğunu sormamız gerekir. Utanç mı? Değersizlik mi? Terk edilme korkusu mu? Sürekli kıyaslanma mı? Duygusal ihmal mi? Çoğu zaman öfke, daha kırılgan bir duygunun zırhıdır. Bugün bir kaybın yasını tutarken, suçlu aramak yerine sorumluluğu paylaşmayı konuşmalıyız. Bu bir savunma yazısı değil. Bu, “Nerede erken görebilirdik?” sorusunu sorma yazısıdır. Bir çocuk davranışlarıyla alarm verdiğinde, onu sadece disiplinle değil, anlamaya da çalışmalıydık. Bir öğretmen zorlandığında, yalnız bırakmamalıydık. Bir ebeveyn tükendiğinde, destek almayı zayıflık saymamalıydık. Hiçbir çocuk doğduğu gün şiddeti seçmez. Hiçbir kayıp tek bir nedene sığmaz. Ve hiçbir toplum, duygusal ihmalin bedelini ödemeden yoluna devam edemez. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha yüksek sesle konuşmak değil; daha derin dinlemek. Çocukları savunmak kadar, onları sınırla tanıştırmak. Öğretmenleri yalnız bırakmamak. Ruh sağlığını lüks değil, temel bir ihtiyaç olarak görmek. Çünkü bir çocuğun öfkesi, çoğu zaman bir toplumun sessizliğini taşır.