Manisa’da bir okulda yaşanan silahlı saldırı hepimizi sarstı. Bir eğitim kurumunun kapısında silahın, korkunun ve şiddetin konuşulması; yalnızca olayın yaşandığı okulun, öğrencilerin ve ailelerin değil, çocuk yetiştiren bütün yetişkinlerin üzerinde düşünmesi gereken ağır bir tablo ortaya koyuyor. Bu tür olaylardan sonra ilk sorumuz çoğu zaman “Bir çocuk bunu nasıl yapabilir?” oluyor. Bir aile terapisti olarak ben bu sorunun yanına başka soruların da konulması gerektiğini düşünüyorum:

Bir çocuk ne zaman tehlikeyi tehlike olarak görmekten uzaklaşır? Şiddet uygulayan birini neden güçlü, etkileyici ya da özenilecek biri olarak algılayabilir? Ve biz yetişkinler, çocuklarımızın iç dünyasına ne kadar yakınız?

Burada ergenlik dönemini anlamamız gerekiyor. Ergenlik yalnızca boyun uzadığı, sesin değiştiği veya hormonların yoğunlaştığı bir dönem değildir. Beynin de önemli bir gelişim sürecidir. Özellikle planlama, dürtü kontrolü, sonuçları değerlendirme ve karar verme gibi işlevlerde önemli rol oynayan prefrontal korteks ergenlik yıllarında hâlâ olgunlaşmaya devam eder. Bu, “Ergen düşünemez” anlamına gelmez. Tam tersine gençler son derece yaratıcı, sorgulayıcı ve güçlü düşünebilirler. Ancak özellikle yoğun duygular, akran etkisi, kabul görme ihtiyacı ve ödül beklentisi devreye girdiğinde riskleri yetişkinlerden farklı değerlendirebilirler. İşte tam bu nedenle çocuğun hayatında rehberlik eden yetişkinlere ihtiyaç vardır. Fakat rehberlik, sürekli nasihat vermek değildir. Rehberlik; çocuğun korkmadan konuşabileceği bir ilişki kurmaktır. Çocuk eve geldiğinde yalnızca “Sınavın nasıl geçti?”, “Kaç aldın?”, “Ödevini yaptın mı?” diye soruyorsak onun hayatının çok küçük bir bölümünü görüyoruz demektir. Bazen şu sorular çok daha değerlidir: “Bugün seni en çok ne düşündürdü?” “İnternette son zamanlarda kimi izliyorsun?” “Kimleri güçlü buluyorsun?” “Arkadaşların arasında kimler popüler?” “Birinde seni etkileyen şey ne?” Çünkü çocuklarımızın kahramanlarını bilmeden onların dünyasını bütünüyle anlayamayız.

GÜVENLİ BAĞ

Çocuğun psikolojik gelişiminde en güçlü koruyucu unsurlardan biri güvenli bağlanmadır. Güvenli bağlanma, çocuğun her istediğini yapmak değildir. Sınırların olmadığı bir aile düzeni de değildir. Çocuğun zihninde şu temel duygunun oluşmasıdır: “Başım sıkıştığında aileme dönebilirim. Hata yaptığımda da konuşabilirim. Korktuğumda küçümsenmem. Beni dinleyecek biri var.”

Çocuk evde görülmediğini, anlaşılmadığını veya sürekli yargılandığını hissediyorsa aidiyet ihtiyacı ortadan kalkmaz. Sadece başka yerlere yönelir.

Bazen bir arkadaş grubuna… Bazen dijital bir topluluğa… Bazen bir sosyal medya fenomenine… Bazen de şiddeti, suçu veya saldırganlığı “güç” gibi sunan kişilere ve içeriklere. Bu nedenle sevgi yalnızca çocuğumuzu sevdiğimizi bilmek değildir. Çocuğun o sevgiyi hissedebileceği bir ilişki kurabilmektir. Ekranın karşısındaki çocuk aslında kimin yanında? Bugün çocuklarımızın odalarının kapısını kapatmaları, yalnız oldukları anlamına gelmiyor. Telefon ekranının arkasında yüzlerce insan onların odasına girebiliyor. Bu nedenle “ekran bağımlılığı” meselesini yalnızca kaç saat telefon kullanıldığı üzerinden değerlendirmek yetersiz kalır. Asıl önemli sorulardan biri şudur:

Çocuğum o ekranda neyle ilişki kuruyor?

Saatlerce maruz kalınan içerikler; çocuğun normal, komik, güçlü, başarılı veya kabul edilebilir bulduğu davranışlar üzerinde etkili olabilir. Şiddetin tekrar tekrar estetize edildiği, saldırgan kişilerin karizmatik kahramanlara dönüştürüldüğü veya suçun görünürlük ve şöhret sağladığı bir dijital ortam özellikle bazı kırılgan gençler açısından sorunlu modeller sunabilir. Bu noktada yasaklamak kadar dijital rehberlik etmek önemlidir. Çocuğun telefonunu elinden almak kolaydır. Onun zihnindeki sorulara ulaşmak ise emek ister. Tehlikeli bir insan neden idealize edilir? Bir ergenin tehlikeli bir kişiyi idealize etmesi, mutlaka onun aynı davranışı gerçekleştireceği anlamına gelmez. Böyle bir bağlantıyı otomatik olarak kurmak hem bilimsel hem de insani açıdan doğru olmaz. Ancak bir çocuğun şiddet uygulayan, suç işleyen veya başkalarına zarar veren kişileri sürekli yüceltmesi de görmezden gelinmemesi gereken bir durumdur. Burada cezalandırmadan önce anlamaya çalışmalıyız: Çocuk o kişide ne görüyor? Güç mü? Korkusuzluk mu? İntikam mı? Görünür olmayı mı? Bir gruba ait olmayı mı? “Kimsenin bana dokunamayacağı kadar güçlü olmalıyım” düşüncesini mi? Çünkü bazen çocuk kişinin kendisini değil, onun temsil ettiğini düşündüğü şeyi idealize eder. İşte aile terapisi açısından kritik noktalardan biri tam burasıdır. Davranışın arkasındaki ihtiyacı görebilmek… Çocuğa yalnızca “Bunu izleme, bu insan kötü” demek yerine, “Sence bu kişide etkileyici olan ne?” diye sorabilmek bazen bize çok daha fazla şey anlatır.

SEVGİ SINIRI

Çocuklarımızın bizi sadece kuralları koyan insanlar olarak değil, zorlandıklarında başvurabilecekleri güvenilir yetişkinler olarak görmeleri gerekiyor. Elbette sınır koyacağız. Ekran kullanımına sınır koyacağız. Yaşına uygun olmayan içeriklere müdahale edeceğiz. Kimlerle görüştüğünü, dijital dünyada nelerle karşılaştığını merak edeceğiz. Fakat bütün bunları yalnızca kontrol ederek değil, ilişki kurarak yapacağız. Çünkü korktuğu için ailesinden bir şey saklayan çocukla, güvendiği için ailesine bir şey anlatan çocuk arasında büyük bir fark vardır. Ve belki bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Çocuğumuz bir gün çok yanlış bir düşünceye kapıldığında, korktuğunda, öfkelendiğinde veya tehlikeli bir şeyle karşılaştığında bunu bize anlatabilecek kadar bize güveniyor mu?

Manisa’da yaşanan olayın adli ve toplumsal boyutları elbette ilgili kurumlar tarafından değerlendirilecektir. Bizlerin ise görüntüleri tekrar tekrar yaymak, çocuklara izletmek veya doğrulanmamış ayrıntılar üzerinden hüküm vermek yerine çocuklarımızı koruyan ilişkileri nasıl güçlendireceğimizi konuşmamız gerekiyor. Çocukların yalnızca okul başarısını değil, duygusal dünyalarını da takip etmeliyiz. Odalarının kapısını çalmalıyız. Yanlarına oturmalıyız. Telefonlarının arkasındaki dünyayı merak etmeliyiz. Kahramanlarının kim olduğunu bilmeliyiz. Öfkelerini küçümsememeli, korkularını dinlemeli, yanlış düşüncelerini konuşabilecekleri güvenli alanı oluşturmalıyız. Çünkü bir çocuğa verilebilecek en önemli mesajlardan biri şudur:

SENİ DİNLERİM

Çocuklarımızın hayatında silahların, şiddetin ve korkunun değil; kalemin, arkadaşlığın, sevginin ve güvenin yer aldığı bir gelecek istiyorsak işe yalnızca çocukların davranışlarını kontrol etmekten değil, onlarla kurduğumuz bağı güçlendirmekten başlamalıyız. Çünkü çocuk bazen yolunu kaybedebilir. Biz yetişkinlerin görevi ise onun yerine yürümek değil; yolunu yeniden bulabileceği güvenli ışığı açık tutmaktır.