Cumhuriyet devriminin ilk yıllarında öğretmen Mehmet Faruk Gürtunca yüreğindeki heyecanı Gezsen Anadolu’yu adını verdiği bir şiirin mısralarına döker. “Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu / dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu diye başlayıp gönül gözüyle betimledikten sonrada şöyle bir özlemle selam vererek bitirir bu eserini. “Orda bahar başkadır/ yazlar kışlar başkadır/ ah! bu diyar başkadır/ Gezsen Anadolu’yu”. Babasının karayollarındaki mühendislik görevi sebebiyle ilkokuldan liseye dek her yılı başka bir Anadolu kentinde okumuş olan rahmetli annem de benzer şekilde tarif ederdi oraları. “Siz İzmir’de doğup büyüdüğünüzden Anadolu’yu hiç tanımıyorsunuz. Oralar başkadır, başkadır insanı havası suyu. Bir görüp yaşasanız ezberleriniz bozulur düşünceleriniz çok farklı olur” derdi hep. Her şey okul eğitimi demek değildi elbet, ya da tek başına büyük şehirde yaşamakla entelektüel olunamazdı. Bu bakımdan hep merak ettim Anadolu’yu. Dört aylık yedek subay okulunun bulunduğu Balıkesir aşina olduğum Ege’nin yapısından çok farklı değildi ama Diyarbakır’da bulunan Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesi’nde hakimlik göreviyle geçen bir yıl Anadolu ile gerçek anlamda tanışmamı sağladı. Dönerken biraz hüzünlü biçimde kim bilir bir daha belki şiirlerde şarkılarda romanlarda karşılaşırız derken sevgili futbol imdadıma yetişmesin mi. Hakemlik ve gözlemcilik görevleri sayesinde uzun yıllar hiç kopmadım vatanın bu müstesna köşesinden ve oraların hakikatli insanlarından. Anadolu’yu böyle tanıdıktan sonra da maç seyahatleri sayesinde çok yakından gözleme şansını bulduğum Anadolu takımlarını kolaylıkla yazıya dökebileceğimi düşündüğüm içinde hiç düşünmeden oturdum masa başına. Kalemim bir yazsa duygularım iki katını yazacak kadar dolu doluydu çünkü.
AİDİYET DUYGUSU
Futbol penceresinden göründüğü kadarıyla ilk söyleyebileceğim; küçük yerleşim yerlerinde yaşayanların “aidiyet” duygusu dairesinde takımlarına toz kondurmayacak derecede bağlı olmalarıydı. Sevgi, samimiyet, paylaşma ne arasanız kolaylıkla buluyordunuz oralarda. Hafta sonlarının bir tür sosyalleşme alanı olmanın yanı sıra ticari hayata da önemli katkısı oluyordu futbolun. Bir deplasman takımı yüz kadar taraftarıyla gelse alın size alışveriş. Kentlere doğru gidildikçe bu aidiyet, 85 milyonun kafasına “taşı toprağı altın” olarak yerleşmiş güç denilenin başına buyruk önemli temsilcisi İstanbul’a ve onun üç büyüklerine karşı aşırı bir hayranlığa dönüşüyordu. Buna bir de üç büyüklerin iki-üç günlüğüne kentlerine gelişlerinin denizde aniden patlayan fırtına misali ciddi kazanımlara vesile oluşunu ekleyin, o vakit işin geldiği noktayı kolaylıkla anlarsınız. Buraya kadar olan kısım tamam ama peki neden bir türlü gelişememişti Anadolu takımları? Sıçrama yapmış Trabzon, Bursa ve onlar gibi birkaç kentimizi bir kenara koyun, geri kalanı kâh ileri gelenlerin kâh yerel zenginlerin bazen de şirketlerin desteği ile ayakta kalmaya çalışırken neden sadece gündelik başarılarla yetinmek zorunda kalıyorlar ve yürekleriyle yaktıkları meşaledeki ateşin bir süre sonra usulca sönmesine engel olamıyorlardı? Halbuki sürdürülebilirlik helvasını karmak için ellerinde genç, zaman ve sabır gibi yeteri kadar unda vardı, şeker de sütte. Ne varki kulüp yönetimlerine zaman zaman siyasi ikbal düşüncesi doğrultusunda katılanlardan tutun, şişirilmiş yabancı transferi yoluyla kara parayı aklama çabasına girenlere dek sayısız kötü niyetlinin oyununa geliniyor ve bu acıklı film her yıl ardı ardına tekrarlanıp gitmeye devam ediyor. Bu yüzden çıkana dek devasa harcamalar yapıp çok çok bir -iki sezon kalabildikleri süper ligden amatöre kadar paraşütsüz inenlerle, oynadıkları hatta kupalar kazandıkları aynı yerden giderek kapanışa sürüklenen köklü maziye sahip takımlarınbirbirleriyle örtüşen yaşam hikayeleri edebiyat sahnesinde “trajedi” olarak tanımlanan sınıfa giriyor. Gelinen noktada Anadolu’nun her köşesinin çalışkan insanlarıyüreklerindeki imeceyle kenetlenmek suretiyle takımlarına sahip çıkmadıkça, takımlarını her türden ince hesapları olanların ellerinde oyuncak olmaktan kurtarmadıkça ve hepsinden önemlisi bir iki kişinin eline bakıp sadece oyuncu satarak geçinenler olmaktan öteye geçmedikçe işleri oldukça zor görünüyor. İsterseniz öyle çok büyük bir sır falan olmadığı için yüksek sesle söyleyebilirim gördüğüm çözümü. Sürdürebilirlik anlamında gözlerini karartarak alt yapıya yönelmez ve sonuç ne olursa olsun gençlerin arkalarında sabırla durmazlarsa korkarım “Bir Zamanlar Kartaldı “adlı film, her sezon kapalı gişe oynamaya devam edecektir o başka baharlara, yazlara kışlara sahip güzelim Anadolu kentlerinde.