Bir ulusun kaderi değişirken, o değişimin en derin izini kadınlar taşır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte, bu topraklarda kadın olmanın anlamı kökten değişti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Dünyada her şey kadının eseridir” derken yalnızca bir övgüde bulunmuyordu; bir devrimin temellerini atıyordu. Cumhuriyet, Türk kadınına sadece haklar değil, bir kimlik kazandırdı. Yüzyıllar boyunca toplumsal yaşamın dışında bırakılan kadın, Atatürk’ün vizyonuyla bir birey, bir yurttaş, bir öncü haline geldi.
Eğitim hakkı, meslek sahibi olma özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı… Bunlar sadece yasal düzenlemeler değil, bir toplumun yeniden doğuşunun göstergesiydi.
MEDENİYET ÖLÇÜSÜ
Atatürk, kadının özgürleşmesini bir “medeniyet ölçüsü” olarak görüyordu. Ona göre kadın, yalnızca evin değil, toplumun ve geleceğin de temel direğiydi. Bu nedenle Cumhuriyet, kadını “korunması gereken bir varlık” olmaktan çıkarıp, “kendi ayakları üzerinde duran bir birey” haline getirdi.
1930’da belediye seçimlerinde seçme hakkı, 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındığında, dünyanın birçok gelişmiş ülkesi bu adımı hâlâ atmamıştı. Bu, sadece bir siyasi hak değil, kadınların “Ben de varım” deyişiydi.
ÜRETEN KADIN
Bugün, 102 yıl sonra, hâlâ bu kazanımları korumak ve geliştirmekle yükümlüyüz. Çünkü özgürlük, bir kez kazanıldığında değil, her gün yeniden savunulduğunda anlamlıdır. Cumhuriyet’in bize bıraktığı en büyük miras; düşünen, üreten, sorgulayan, kendine güvenen kadınlardır. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, bir yönetim biçiminden çok daha fazlasıdır.
O, bir yaşam biçimidir; kadınla tamamlanan, kadınla güçlenen bir idealdir.
Bugün biz kadınlar, Cumhuriyet’in ışığında yürürken, o büyük söz hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor: “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
Ve biz, her adımda o sözün hakkını vermeye devam ediyoruz.
Yaşasın Cumhuriyet!
Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk!