İrfan Akan’ın “Bir Pazar Günü Ölmemek” adlı öykü kitabı, sokağın içindeki sessizliğe dair bir duyarlılık taşıyor. İzmir sokaklarından epeyce izler taşıyarak güçlü bir anlatı okuyoruz
İzmir’in kültür-sanat etkinliklerinde daima karşımıza çıkan bir isim. Müziğe duyarlı, sokakları seven bir isim. İrfan Akan, kent sokaklarını lirik öykülerle bizlere taşıdı. “Bir Pazar Günü Ölmemek” onun duyarlı dünyasının yıllara dayanan bir üretimi. Kendisine öykülerini ve yazım sürecini sorduk. Akan, sokakların onun için adeta bir öğretmen olduğunun altını çizerek, “Biz, çok katmanlı ve katı bir toplumun içinden geliyoruz. Benim öykülerim, o katmanların en altındaki insanların hikâyeleridir. Kısacası; benim öykülerim, içinden çıktığım insanların, sokakların, sessizliklerin hikâyesidir” dedi. Sözü İrfan Akan’a bırakıyoruz;
-Sevgili İrfan, “Bir Pazar Günü Ölmemek” adlı öykü kitabın öncelikle beni kıskandıracak kadar güzel bir isme sahip. Çağrışımı yüksek. Öyküyü okudum; açıkçası bendeki çağrışımları boşa çıkardı. Ben kitaptaki öyküden bağımsız olarak Pazar günlerinin sendeki anlamını konuşmak isterim.
Uzun süredir benimle birlikte dolaşan, defter kenarlarına karalanmış, cep telefonuma not edilmiş küçük küçük hikâyeler, sonunda ete kemiğe bürünerek bir kitaba dönüştü. Bu süreç, hem sabır hem de cesaret isteyen bir yolculuktu. Bu yolda beni teşvik eden, yüreklendiren dostlarıma da burada özellikle teşekkür etmek isterim.

-Kitabı insana değil de içinde geldiğin sokaklara ithaf etmişsin. Dinin hakkı için doğru söyle! Şu kitabın girişinde anacağın bir insan evladı yok muydu? Yoksa sokaklar daha mı vefalı?
Kitabımı sokaklara ithaf ettim. Çünkü ben o sokaklarda büyüdüm, o sokaklarda öğrendim hayatı.
Sokak bana hep iyi bir öğretmen olmuştur. Orada öğrendim insanı, suskunluğu, utancı, direnci. Bence insanın hayatta evirileceği yer, tam da o sokak öğretmenliğinde öğrenci olduğu zamandır. Özellikle kenar mahalle sokakları bende derin izler bırakmıştır. Kitabımı onlara ithaf etmem bu yüzden çok doğaldır.
-Öykülerde şiirsel bir dil hakim. Akıcılık katıyor. Ama “Bir Numara Büyük Dünya” öyküsündeki şiirsellik biraz daha dikkatimi çekti. Bol bulmaca sayfalı gazeteler alan bir kahramanımız var. Bu şiirsellikteki yalnızlığı kahramanına reva görme nedenin neydi?
Benim dilim genel olarak düz yazı dilidir. Ama çoğu öykümde zaman ve mekân bulanıktır; geçmişle gelecek, hayalle gerçek iç içe geçer. İç sesler hâkimdir çoğu öyküme. Monologlar, sorgulamalar, kendiyle konuşmalar… Anlatıcı bazen hikâyenin içine doğrudan girer, bazen uzaktan sessizce izler. Okurun, o sesin hem içinde hem dışında dolaşmasını isterim. “Bir Numara Büyük Dünya” adlı öyküm, bu yönüyle beni en iyi anlatan öykülerden biridir. Soyut bir dili ve yer yer şiirselliği severim, evet. Ama bu kitapta çoğu öyküm somut gözlemlere, yaşanmışlıklara ve tanıklıklara dayanıyor. Yarı kurgu bir dille yazılmıştır diyebilirim; çünkü gerçeklerin ve hayalin birbirine değdiği bir yerden konuşurum ben.
KATMANIN ALTINDAKİ İNSAN
-Kitabı sokaklara ithaf edersen doğal olarak mekanı çokluk sokak olan öyküler var karşımızda. Öykülerin çoğunda yağmur yağıyor. Sen kahramanlarına bir karamsarlıkla mı yağmur yağdırdın yoksa gerçekten hava yağmurlu muydu?
Sıradan insanların yaşamları — çoğu kez görülmeyen, bazen de görülmek istenmeyen o küçük hayatlar — benim için daima bir merak, bir cazibe alanı olmuştur. Çünkü biz, çok katmanlı ve katı bir toplumun içinden geliyoruz. Benim öykülerim, o katmanların en altındaki insanların hikâyeleridir. Kısacası; benim öykülerim, içinden çıktığım insanların, sokakların, sessizliklerin hikâyesidir.
-Tabii Bahri ile Kadri’nin susmayan darbukası senin muhkem karamsarlığını dağıtıyor. Yanılıyor muyum?
Bu insanlar bazen platonik, bazen utangaç, bazen öfkeli, bazen sorgulayıcıdır. Ama hepsinde insanın kırılgan bir hali vardır. Ben o kırılganlığı anlatmak isterim, o suskunlukla konuşan tarafı. Yani öykülerimdeki her karakter, bir biçimde kendi içimdeki yankıdır.

KÜTÜPHANE SESSİZLİĞİ
-Sokaklardan söz etmişken, kitaptaki öykülerinden bağımsız, bize en sevdiğin sokaklardan biri hakkında üç cümle söyler misin?
Çocukluğumda çizgi romanlarla, fotoromanlarla başlayan okuma serüvenim, kitaplarla derinleşti. O yıllarda, çalışmadığım zamanlarda neredeyse bütün günümü şehir kütüphanelerinde geçirirdim. O kütüphane sessizliği, belki de bugün yazdığım öykülerin temelini oluşturdu. Orada öğrendim kelimenin ne kadar güçlü bir sığınak olduğunu. Dünya klasikleri, polisiye romanlar, halk masalları ve gerçek yaşam öyküleri beni hep cezbetti. İsmini tek tek sayamayacağım kadar çok yerli ve yabancı yazarın kalemiyle büyüdüm. Ama her şeye rağmen, en çok hayatın kendisinden, sokaktan, insandan öğrendim.Son dönemde isim vermem gerekirse Cezmi Ersöz kitapları ve dili beni etkilemiştir. Kendisiyle yazdığı kitaplar üzerinden başlayan dostluğumuz yine kendisinin teveccühü ile kitabımın arka kapak yazısını yazmıştır. Ona da bu vesileyle buradan teşekkür ederim.
YENİ ÖYKÜLER YENİ KİTAPLAR
-Kitabı sokaklara ithaf edersen doğal olarak mekanı çokluk sokak olan öyküler var karşımızda. Öykülerin çoğunda yağmur yağıyor. Sen kahramanlarına bir karamsarlıkla mı yağmur yağdırdın yoksa gerçekten hava yağmurlu muydu?
“Bir Pazar Günü Ölmemek”, yarı kurgusal, küçük ama içten öykülerden oluşan bir kitap. Bugün, özlemle baktığım o kitap raflarında yerimi almış olmak beni hem duygulandırıyor hem de motive ediyor. Okurlarımla bu kitapta buluşmak büyük bir mutluluk.Bu yolculuk burada bitmeyecek; yeni öyküler, yeni kitaplar çoktan yolda.
-Sorularım kitabın gibi tadında kalsın. Senin eklemek istediğin bir husus varsa yazalım.
Son olarak şunu söylemek isterim: Benim öykülerim, okurun içinde dolaşmak içindir. Orada kendinden bir parça, tanıdık bir yüz, bir ses bulsun isterim. Çünkü biz, aynı duygularla birbirimize benzeyen insanlarız. Sokaklar farklı olsa da, hikâyelerimiz aynı göğün altında yazılır.