İzmir’in üretken gazetecilerinden Tuğçe Yerdelen’in Şey Kitap’tan çıkan “Sözcüklerin İzinde” kitabı edebiyatın etki alanını sorguluyor. Yerdelen, ustaları da selamlıyor

“Sözcüklerin İzinde” kitabında edebiyat denemeleri ile okuyucuya ulaşan Tuğçe Yerdelen, edebiyata dair İzmir için özlemlerini dile getiriyor. Kitabında Sabahattin Ali’den Sait Faik’e edebiyat birikimimizle ilgili değerlendirmeler de yapan Yerdelen, “Geleceğin İzmir’inde en çok görmek istediğim şey, edebiyatın sadece kütüphanelerde veya akademik çevrelerde değil, doğrudan sokaklarda hayat bulmasıdır. Metro duraklarında, vapur iskelelerinde ya da Kemeraltı’nın dar sokaklarında insanların yürürken dizelerle karşılaşması…” dedi.

-Yeni kitabınız "Sözcüklerin İzinde" aslında bir edebiyat izleği toplamı içeriyor. Kitaptaki yazı çeşitliliğinden yola çıkarak sormak gerekirse, bu yazıların serüveni nedir?

Hayatın içinde ne varsa; ne kadar gözyaşı, ne kadar keder, ne kadar mutluluk, ne kadar özveri, kitabımda da var. Şunu iyi biliyorum, her kitap okuyucu için yazılsa da aslında yazara aittir. Yazarın dünyasıdır, onun bakış açısı, onun gördüğü göz, tuttuğu eldir. Sözcüklerin İzinde'de tam bu noktada, aslında beni yansıtıyor. Benim görüşüm, benim hissettiklerim, benim düşündüklerim...

2025 yılının 9'uncu ayında hala kadına yönelik şiddetten, çocukların öldürülmesinden, hayvanların katledilmesinden bahsediyorsak, haberlerde, sosyal medya da hala bu konular tartışılıyorsa, 'ben de varım' diyorum ve fikrimi paylaşıyorum. Ülkemizin kanayan yaraları, benim de kanayan yaralarım. Bu yaraların dindirilmesine belki merhem olamam ama hiç değilse acıyı paylaşırım, çözüm yollarını dilim döndüğünce aktarmaya çalışırım. Yaşadığım coğrafyaya aitim, kendimi sorumlu hissettiğim için anlatıyorum, yazıyorum. Tabii ki edebiyatta diyorum. Çünkü edebiyat, ömrümüzü anlamlı kılıyor. İnsanı, insan yapan yegane unsurlardan birisi edebiyattır. Edebiyat olmasa bir tarafımız hep eksik kalacaktı, kendimizi tamamlayamayacaktık. Eğer bir bütünsek, edebiyat sayesindedir. Benim edebiyata çok borcum var. Onun içindir ki, kitabımda kültür sanatın, edebiyatın nasıl vazgeçilmez olduğunu, paylaşıyorum.

SABAHATTİN ALİ’NİN MİRASI

-Kitapta Sabahattin Ali ile ilgili bir yazınız var. Usta yazar, aynı zamanda gazeteciydi. Onun mesleğimize bıraktığı etkiler hakkında ne söylemek istersiniz?

Türk edebiyatının unutulmaz isimlerinden Sabahattin Ali, romancı ve öykücü kimliğiyle birlikte gazeteci yönüyle de kuşaklara ışık tutmuş bir ustadır. Onun kalemi, yalnızca edebi metinlerde değil, toplumsal gerçekleri dile getiren yazılarında da aynı keskinliği, aynı vicdanı taşır. Dolayısıyla Sabahattin Ali’nin gazetecilik mirasını bizler taşıyoruz.

Sabahattin Ali yalnızca haber aktarma işini yapmıyordu. O, gerçeğin peşinden gitmeyi, toplumsal eşitsizlikleri dile getirmeyi ve sesi duyulmayanların sesi olmayı bir görev bildi. Yazılarında, Anadolu insanının yoksulluğunu, haksızlıklara karşı sessiz bırakılmış bireyleri ve toplumsal adalet arayışını öne çıkardı. Bu tavır, günümüz gazeteciliğine yansıyan, bir etik duruştur.

Ali’nin en güçlü yanlarından biri, edebiyat diliyle gazeteciliği harmanlamasıdır. Onun yazıları yalnızca bilgi vermekle kalmaz, aynı zamanda edebi bir derinlik taşır. Bu, habere insan ruhunu, yazıya estetik bir boyutu katmıştır. Bugün birçok gazeteci için bu yaklaşım, haber dilini kuru bir aktarımın ötesine taşıyan örneği teşkil eder.

Usta yazar, yazılarında iktidarı, adaletsizliği ve toplumsal çarpıklıkları cesurca dile getirmiştir. Bu cesaret, ona hayatına mal olsa da, gerçeği yazma uğruna ödenen bedelin ne kadar ağır olabileceğini göstermiştir.

-Sait Faik ile ilgili metne onun ünlü bir sözü ile başlıyorsunuz. Ama yazmanın etkisi, gerekliliği üzerine bu kadar çarpıcı bir sözü bulmak da herhalde güç. Sait Faik'in ardıllarına bıraktığı yazarlık etkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Sait Faik, öykülerinde büyük olayların, dramatik kurguların değil, gündelik hayatın, sıradan insanın, küçük ayrıntıların izini sürdü. Onun yazarlık anlayışı, edebiyatı hayattan koparmak yerine hayatın tam ortasına taşımaktı. Ardılları için bu yaklaşım, edebiyatın yalnızca “büyük meseleler” üzerine değil, insanın küçük sevinçleri ve hüzünleri üzerine de kurulabileceğini göstermiştir.

Sait Faik’in ardında bıraktığı en önemli etkilerden biri, insana ve doğaya karşı bitmeyen şefkatidir. Balıkçıların, işsizlerin, kenarda kalmışların hikâyelerini anlatırken, onları yargılamaz; aksine anlayışla kucaklar. Bu bakış sonraki yazarlara yalnızca gözlem yapmak değil, aynı zamanda gördüğünü insanca bir duyarlılıkla aktarmayı öğretir. Onun öykücülüğünde katı kurallardan uzak, serbest bir dil vardır. Kimi zaman bir öykü, sanki sokakta duyulan bir cümleyle başlar.

Sait Faik için yazmak, yalnızca bir ifade biçimi değil, ruhsal bir ihtiyaçtı. “Yazmasam delirecektim” sözünde dile gelen bu zorunluluk, sonraki kuşaklara yazarlığın lüks değil, varoluşsal bir gereklilik olduğunu hatırlatmıştır. Onun etkisiyle birçok yazar, yazıyı bir görevden öte, yaşamın anlamını çoğaltan bir ihtiyaç olarak görmüştür.

EDEBİYAT SOKAĞA İNMELİ

-Kitapta İzmir ve edebiyat konusuna da kafa yoruyorsunuz. Geleceğin İzmir'inde edebiyata dair en çok neyi görmek istersiniz?

İzmir, yüzyıllardır sadece Akdeniz’in serin rüzgârlarını değil, aynı zamanda farklı kültürlerin, dillerin ve edebî akımların izlerini de taşımıştır. Homeros’un efsanevi sesinden Attila İlhan’ın modern dizelerine kadar uzanan bu kent, aslında başlı başına bir edebiyat sahnesidir. Ancak geleceğin İzmir’ine baktığımızda, edebiyatın sadece geçmişten miras alınan bir değer olarak kalmamasını şehrin dokusuna canlı bir biçimde işlemesini isterim.

Geleceğin İzmir’inde en çok görmek istediğim şey, edebiyatın sadece kütüphanelerde veya akademik çevrelerde değil, doğrudan sokaklarda hayat bulmasıdır. Metro duraklarında, vapur iskelelerinde ya da Kemeraltı’nın dar sokaklarında insanların yürürken dizelerle karşılaşması… Şairlerin duvarlara değil gönüllere yazması… Bu şekilde edebiyat, gündelik hayatın parçası olur ve her bireyin ruhuna dokunur.

Her büyük şehrin edebiyat tarihinde bir 'ses'i vardır. İstanbul divan şairleriyle, Ankara Cumhuriyet dönemi yazarlarıyla öne çıkarken İzmir’in genç kuşak kalemlerinden yükselecek eserler, şehre yeni bir ruh kazandırabilir. Bu yüzden geleceğin İzmir’inde genç yazarların desteklendiği atölyeler, yayınevleri ve edebiyat festivalleri görmek isterim. Böylece şehrin çok kültürlü yapısı, yeni edebiyatın da ana malzemesi hâline gelir.

Belki de en önemlisi, edebiyatın İzmir’in kimliğini dönüştüren bir güç hâline gelmesidir. Nasıl ki Paris, Baudelaire’siz düşünülemiyorsa; gelecekte de İzmir, kendi şairleri ve romancılarıyla yeniden tanımlanabilir. Romanlarda Konak meydanı, şiirlerde Karşıyaka sahili, hikâyelerde Güzelyalı sokakları birer edebî mekân olarak karşımıza çıkabilir. Böylece İzmir, yalnızca coğrafyasıyla değil, sözcüklerin kurduğu hayaliyle de hatırlanır.

-Konu açılmışken ve kitabınızda kitap fuarlarına dair yazınız geldi aklıma. Siz İzmir Kitap Fuarı'nın edebiyat ve kültür hayatımıza katkısı hakkında ne söylersiniz?

Her yıl İzmir Kitap Fuarı kapılarını açtığında, şehrin havasında bile farklı bir canlılık hissediyorum. Kordon’dan yürürken kitap kokusunu duyumsamak elbette mümkün değil ama insanın içini saran o heyecan, sanki denizle birlikte rüzgâra karışıyor. Çünkü biliyorum ki birkaç günlüğüne İzmir, kitapların kurduğu büyük bir şehir hâline geliyor.

Fuarın en sevdiğim yanı, edebiyatın gündelik hayata bu kadar yakından dokunabilmesi. Normalde yalnızca raflarda görülen kitapların yazarlarıyla aynı koridorlarda yürümek, onlara bir soru sorma fırsatı bulmak bana edebiyatın aslında ne kadar canlı bir şey olduğunu hatırlatıyor. O anlarda kitap, yalnızca basılı bir nesne olmaktan çıkıyor; yaşayan, nefes alan bir dünyaya dönüşüyor.

Bir de gençlerin fuardaki heyecanı var. Ellerinde kitap listeleriyle koşturan lise öğrencilerini gördüğümde, edebiyatın geleceğine dair umutlanıyorum. Kim bilir, belki de imza almak için sıraya giren o gençlerden bazıları birkaç yıl sonra kendi kitaplarını imzalayacak. İzmir Kitap Fuarı, işte tam da bu yüzden bir okuma alışkanlığından fazlasını temsil ediyor; bir edebiyat zincirinin yeni halkalarını kuruyor.

Ayrıca fuar bana İzmir’in ruhunu da hatırlatıyor: çok sesli, özgür. Stantlarda yalnızca roman ya da şiir kitapları değil, farklı kültürlerin izlerini taşıyan metinlerle karşılaşmak, bu şehrin tarih boyunca boyunca barındığı çeşitliliği bugüne taşıyor. Sanki İzmir, kitaplarla kendi kimliğini bir kez daha yeninden üretiyor.

Benim için İzmir Kitap Fuarı, sadece kitap satın alınan bir alan değil, edebiyatın gündelik yaşamın merkezine yerleştiği özel bir zamandır. Birkaç günlüğüne bile olsa şehir, düşüncelerin dolaştığı, kelimelerin sokaklara taştığı, insanların birbirine edebiyat aracılığıyla yaklaştığı bir yere dönüşüyor.

Ve bu dönüşüm bana şunu düşündürüyor: Belki de bir şehir, asıl kimliğini binalarıyla değil, okurlarıyla ve onların kucakladığı kitaplarla kuruyor. İzmir Kitap Fuarı da işte tam olarak bunu sağlıyor: İzmir’i yaşayan bir edebiyat kenti haline getirmiş oluyor.

-Üretken bir yazarsınız. Nasıl çalıştığınızı birazcık anlatır mısınız?

Yazarlık, dışarıdan bakıldığında yalnızca masaya oturup kelimeler dökmek gibi görünebiliyor ne yazık ki. Oysa yazma süreci, zihinsel hazırlık, duygusal yoğunluk, gözlem gücü ve disiplinli bir çalışma alışkanlığından oluşuyor.

Sokaktan, insandan, doğadan besleniyorum... Basit bir konuşma, bir yüz ifadesi ya da gündelik bir manzara, yeni bir hikâyenin kapısını aralayabiliyor benim için.

Çalışma tarzımın ayrılmaz parçası ise yalnız kalabilmek. Kendimi kalabalıktan çekip metnin içine kapandığımda aslında kendi iç sesimle diyalog hâlindeyim. Yazma süreci, çoğu zaman insanın kendini anlamaya çalışmasıdır.

Yazarlık, aynı zamanda dil üzerinde bitmeyen bir çalışmadır. Cümlelerin ritmi, sözcüklerin çağrışımı, anlatının tonu, yazarın titizliğinden geçer. Bir paragraf, defalarca yazılıp silinebilir. Çünkü yazarlık, yalnızca fikir değil, aynı zamanda biçim arayışıdır.

Ve elbette ki okumak, sürekli okumak. Öğrenmek için okumak, yazmak için okumak, var olabilmek için okumak, anlamak için okumak, sorgulamak için okumak, okumak, okumak... Sabırlı olmanın da altını çizmek istiyorum, Sabır belki de fazla gözükmeyen bir kısım ama benim için en önemli noktalardan birisi. Tüm süreçlerin içinde sabırla ilerlemek, yılmamak. Çalışmak, çok çalışmaktır.

YOL GÖSTERİCİ SÖZLER

-Kitapta sözcüklere dair yazılar da okuyorum. Sizin için yol gösterici sözcüklerden birkaçını söyler misiniz?

Elbette, sizlerle paylaşırım.

"Yanlış yoldan gitmenin birden çok yolu vardır. Ama doğruyu yapmanın tek bir yolu bulunur. Yanlış yapmak bu yüzden kolay, doğruyu bulmak ise bu yüzden zordur." Aristoteles

“En büyük başarı, kendini tanımaktır. Kendi ruhunu keşfetmek, tüm başarıların temelidir.” – Sokrates

"Dıştan bakılınca tarih, eski günlerden ve devletlerden, eski çağlarda geçen olaylardan haber veren bilim olmaktan öteye geçmez. Ağızdan ağıza geçen sözler, öyküler anlatılır. Anlatılardan özdeyişler çıkarılıp sergilenir." İbn Haldun

"Bazı günler başlı başına bir felsefe, hayata dair bir yorumdur, evrensel yazgımızın kitabına noktayı koyan, acı eleştirilerle dolu, marjinal notlara -benzerler." – Fernando Pessoa

“Hayatında olup biten şeylerin, dilediğin şekilde olmasını isteme: Nasıl oluyorlarsa, öyle olmalarını iste. Böylece her zaman mutlu olursun.” – Epiktetos

"Birine hayallerini sormak, onun ruhunu anlamak için en iyi yöntemdir." William James