Masal plaklarını bilir misiniz? Hani şu bir zamanlar pikaplara özenle yerleştirilen kırkbeş devirli plakları diyorum. Türk tiyatrosunun duayenlerinden muhteşem sanatçı rahmetli Metin Serezli’nin anlatanı olduğu ve çocukların altın değerinde öğütlerle uykuya yollandığı birbirinden güzel eserlerdi bunlar. Şimdilerde masal plağı falan kalmadı ama zaten yeni neslin plak dinlemek şöyle dursun, kitap okumaya bile mecali yok. Sakın aklınıza başka bir şey gelmesin,“mecali yok” sözünü bile isteye kullandım efendim. Ben de biliyorum mecalin kuvvet- güç anlamına geldiğini ama bu nesil lüzumsuz şeylere öyle çok vakit ayırarak dimağ yorgunluğuna duçar oluyor ki, tarifi mümkün değil. Hele bir de muhteremlerin sabahtan akşama binlerce kanal yahut sosyal medya adlı “görüntüsü parlak aslı karanlık” dünyada anlatılan büyüklere masallara inanmaları yok mu ya, bunların yanında bizim yedi sekiz dakika süren masal plağımız hiçbiriyle yarışamayacak derecede masum bir figür olarak kalıyor. Şimdi kalkıp yaşamımın gençlik dönemlerine övgüler yağdırsam pek bir işe yaramayacak çünkü ekonomik kurtuluşunu futbolda arayan belli bir kesim dışında genci yaşlısı hemen hemen hiç kimse top oynamıyor, hatta sağlıklı bir yaşam için spor bile yapmıyor.
SADECE BAKIYOR
Daha kötüsü büyük çoğunluk hiç okumuyor ve sadece bakıyor. İzledikleri veya kendilerine anlatılanlar üzerinden yaptıkları yorumlarla yetiniyor ve teknolojik yeniliklerle sarmaş dolaş olunca da geliştiklerini zannediyorlar. Hal böyle olunca bendeniz de bir noktadan sonra şu soru ile boğuşmaktan kendimi alamıyorum. Acaba sosyalleşiyorum derken insan sanal ortamda büyütülen yalnızlıklar üzerinden daha kolay yönetilir hale mi geliyor? Dünya ölçeğinde bu konuya ilişkin deniyor ki: “Bu sanal ortam yalnız insanların kendilerini bir toplum içinde hissetmeleri için tasarlandı”. Bu da bir söylem kabul ama hiç değilse genç beyinler bir fark yaratarak şu cep telefonundan masa üstü bilgisayara dek herkesi esir almış teknolojiyi sadece gerektiği zaman gerektiği kadar kullansalar ne olur. Denebilir ki:“Benim yeteneğim yok topa vurmayı bilmem, ne başımın zoru koşup terleyeceğim.”İşte mesele de tam burada başlıyor aslında. Yaşadığımız dünyada kendinden başlayarak,“ben onu yapamam bunu edemem” cümlesi eşliğinde her şeyden kaça kaça öyle yerlere varılıyor ki, insan bir süre sonra neye yaradığına bakmaksızın sadece diğerini taklit eden bir kılıkta öylesine yaşayıp gidiyor. Aslında yakından baksanız futbolun tek tip insan modeline karşı pek çok silahı olduğunu görürsünüz efendim. İş sadece topa “tekme atmaktan” ibaret değil çünkü. Bu oyunu öğrenip oynarsanız en az satranç kadar keyif veren bir sonsuzluk deryasına atarsınız kendinizi. Rastlamışsınızdır mutlaka, vapurda trende mal satmaya çalışan bütün seyyar satıcılar sizi avuçlarına almak için yazdıkları bir piyesi oynarlar.“Muhterem yolcular, bakın elimde gördüğünüz alet aslında şu işe yaramakta, ama yalnızca ona mı, inanmayacaksınız belki ama buna da yaramakta. Hem parayı verince sadece onu alıp gitmiyorsunuz, yanında her eve lazım şu da bu da bir diğeri de bedavadan sizin olacak”. Bu anlatım sizi öylesine etkiler ki, bir paket lüzumsuz eşyayı satıcının istediği paraya sorgusuz sualsiz yüklenip gidersiniz. Eve geldiğinizde almış olduğunuz eşyaların her biri bir yana savrulurken, siz de işin arkasını aramazsınız çünkü neyi neden aldığınıza dair en ufak bir fikriniz yoktur. Sadece bakmış, dinlemiş ve satın almışsınızdır o kadar. Oysa dimağının salt anlatılanla yetinmeyecek derecede zenginleşmesi için insanın açık havaya, sosyalleşmeye ve oyun oynamaya -yanlış okumadınız oyun oynamaya – ihtiyacı vardır. Hiç düşündünüz mü alemin ülkesindeki kasabalarda köylerde neden en az beş altı futbol sahası bulunduğunu. Takımlarda birlikte yer alan kız çocukları ile erkek çocukları neden bir topun peşinde beraberce koşmaktalar? O ülkenin futbol ekolü gelişsin diye mi sizce? Yoksa şampiyonlukları daim olsun diye mi? Hayır efendim hayır. Oralarda futbol, çocukların bir hedefe ulaşmak için birlikte düşünmelerini sağlamaya yarıyor. Arkadaşlık ve paylaşmanın daha kısa sürede gelişmesinin yanı sıra karşı cinsle ilişkiler daha küçük yaştan çok sağlıklı biçimde kuruluyor. Ufukları açılıyor hepsinin ve keyif alıyorlar daha önemlisi. Vurdukları top rakip ağlarla buluşunca sevincin anlamını öğrenmiş olarak sarılıyorlar birbirlerine. Yedikleri golde üzüntüyü yaşamanın ne demek olduğunu ve buna neden olan hatanın muhasebesini yapmayı öğreniyorlar. Yalnız yanlış duymadıysam eğer, galiba içinizden biri “hemşerim hiç masal anlatma, hepsinin tuzu kuru, doldurmuşlar küplerini elbet keyif alırlar hayattan, ekmek derdi yok ki hiçbirinin” dedi. Nedense hiç şaşırmadım. Böyle düşünmekte kendince haklı zira bu şekilde düşünenlerin kafalarında ne yazık ki yaşamı hep sonuç üzerinden tarif etmek var. Düşünmek yerine bakmak, ekmeğin neden olmadığının sebebini sorgulamak yerine kendilerine layık görülen sonuçlarla yetinmekten başka hikâyesi olmayanlardan daha fazlasını beklemek neredeyse imkansız. Bu durumda bende diyorum ki: “Sevgili dostlar, iyisi mi siz bu futbol, yetişme, paylaşma falan hiç uğraşmayın ve gelin el alemin yarınlarınızda söz sahibi olma ihtimali olan çocuklarını izleyin. Bakın bakın, şu sarı velede bakın hele. Topu aldı ve aldığı gibi oyunun sıkıştığı yere oynamak yerine ters tarafta kaleciyle karşı karşıya bomboş bekleyen arkadaşına yollayıverdi. Köhne ezberleri sabahtan akşama tekrara benzemeyen yaratıcı ve çok akıllı bir hamle değil mi yaptığı bacaksızın. Maşallah yani.