Futbol kulüplerinin ekonomik çöküş süreçlerinde kulüp yöneticilerden sık duyduğumuz bir cümle var. “Artık öz kaynaklarımıza daha çok önem vereceğiz, şimdi devrim zamanı” Hazretler böyle dolu dolu konuşunca zannedersiniz futbolda devrim gerçekleşiyor. Hele devrim sözcüğünü duyunca heyecanınız bir katartıyor ki sormayın gitsin. Hâlbuki ortada ne fol var ne de yumurta. Kaldı ki bu köhne zihniyetlerle yapılacak devrimi kim kaybetmiş bunlar bulsun. Bu noktada peşinen ifade etmekte yarar görüyorum, bugün artık hemen her takımın bünyesinde bulunan“alt yapılar” gerçek anlamda oyuncu yetiştirmek yerine fiziksel gelişimini diğerlerinden önce tamamlamış birkaç oyuncuyu kulübün tasarruf tahtasına isim olarak yazdırmak suretiyle işlerinin bittiğini düşünüyorlar. Altyapımız muazzam cümlesiyle övünen takımlarda çalışan teknik adamların işi gücü kazanılan kupayla çekilen resme girebilmek. Görüntü tamam ama ses istendiği gibi gelmeyince, başka deyişle A takıma bu zihniyetin bakış açısıyla çıkarılmış oyuncular, sahada üzerlerine yağanilk şiddetli yağmurda şeker gibi eriyince dönüp ne olmuş diye bakan olmadığı gibi çocukları geri kazanma adına çaba sarf eden de bulunmuyor. Alt yapı var mı var. Var elbette var lakin alt yapı ne işe yarar bunu bilip anlatacak kimse var mı, bakın işte o konuda ciddi derecede şüphem var. Kulübün kapısından içeri adımını atan küçücük bir çocuğun o kulüp çatısı altında her yönden gelişip kulübünü taşımasıyla, onun yalnızca bir meta olarak düşünülmesi arasındaki derin çelişkinin sebebi, sıkışınca öz kaynak öz kaynak diye ter ter tepinenlere sorulması gereken en önemli soru çünkü.
ALTIN VARAKLI
Adamı yaşıtları arasında üç dört güzel gol attı ve bir iki maç takımı sırtladı diye yüzyılda bir ortaya çıkan futbol büyücüsü gibi yukarıya atıyorsunuz atmasına da, aslında onu menfaatçi yöneticilerle kötü niyetli menajerlerin altın varaklı tabaklarına servis etmektesiniz haberiniz yok. Bu bağlamda her yönden iyi olarak değerlendirilebilecek bir oyuncunun, doğru mevkide oynatılıp başarılı olması için kaç yıl geçmesi gerektiğinden habersiz kimliklerin ne spor adamı ve ne de idareci olarak konuşmaya hakkı var. Ben böyle deyince konuşmayacaklar değil elbet. Her biri ambara duvara sallamaya devam edecek orası kesin ancak hiç değilse belli prensiplere sadık kalsınlar diye açtım ağzımı. Bu öyle zor bir tahterevalli ki, doğru eğitilmemiş gençler kendilerini bir anda oyuncağın en üstünde, kendilerinden daha şatafatlı ilan edileni gelince de bu kez aynı hızla yerin dibinde bulabiliyorlar. Ekonomik yönden zor şartlarda hayat mücadelesi veren bir aileden gelenler içinse işin rengi bu süreçte daha çabuk değişiyor ve o saatten sonra oyuncu tarafında kulüp, altyapı, aidiyet, vefa gibi sözcükler çok önem arz etmeyebiliyor. Bu gümbürtüde fizik yapıları yeterince gelişmediği halde teknik becerisiyle ayakta kalmaya çalışan, fiziksel gelişimini zamana yaymış gençlerin “arka” tabir edilecek birileriyle tanışıklıkları yoksa ortadan kaybolmaları üzerine alt yapıdan beklenen fayda hepten ortadan kalkıyor. İşin tribün boyutunu da unutmamak gerek. Orada iki penaltı kurtarıp efsane de olunabiliyor, yenilen ilk hatalı golde acemi çaylak. Bu arada ülkemizde kendini futbol adına konuşmaya ehil gören, UEFA pro-lisans kursunu yıldızlı pek iyiyle ve fakat “dışarıdan” tamamlamış teknik direktörler olarak cümlemizin yargısız infaz yoluyla yok ettiğimiz gençlerle devler arasında bir an önce var olmak için çabalarken kalıcı sakatlığa duçar olup yok olanlarını hiç saymıyorum. Hâlbuki kulüpler artık kendilerinin ticaret amaçlı değil futbol için kurulmuş olduğunu özümseyebilseler ve gelebilecek her türlü baskıya karşı durup sabır isteyen felsefelerden vaz geçmeseler, futbol zaten kendi iç dinamiklerinin yardımıyla zaman içinde gençleri adam edecek ve bu sayede onlardan elde edilecek yarar en üst düzeye çıkacak. Bu itibarla, hani diyorum hiç değilse biz izleyenler veya taraftarlar olarak biraz sabırlı olsak ve böylelikle koruğun helvaya dönüştüğünü görebilsek. Bu atasözünü kimi söylemiş? Vallahi görmüş geçirmiş birileri söylemiş olsa gerek, adı üstünde çünkü atasözü. Yalnız korkuyorum şimdi içinizden birileri çıkıp “Efendim koruğun helva olduğu nerede görülmüş, atalarımızda bu söz işinin iyice suyunu çıkarmışlar yani” diyecek ama o konuda da hatırlatmakta yarar görmekteyim ki dünya tarihine göre yaşanmışlıklardan ders almayanların sonu daima hüsran olmuştur. Hem helva için bu denli koşuşturmaya gerek yok efendim. Ceplerine fazladan üç kuruş girecek diye insanların hayatlarını oradan oraya savuranlar ve yazık ki onların ucuz söylemlerinin peşine takılıp helak olanlar için “acele giden ecele gider” diye de bir atasözü var ama onlar için helva koruktan değil irmikten yapılıyor zaten.