Bir yazıya başlamak öyle zor ki. Kalemi elinize aldığınızda, önce bakışlarınız terk ediyor yaşadığınız ortamı. Sonra usulca dalıp gidiyorsunuz belleğinizin derinliklerine. Süreç boyunca dimağınızda koşuşturan yüzlerce sözcük, okuyan için en güzelin ne olacağını bir an önce öğrenmek istercesine bakıyorlar yüzünüze. Hal böyle olunca da zaten sınırlı olan zaman hepten yitip gidiyor avuçlarınızdan. Bir telaş başlıyor ki sanırsınız dünya az sonra yok olacak. Bir garip panik duygusuyla sarmaş dolaş, ne yapacağınızı bilemez halde suskunlaşmakta işin cabası. Hâlbuki ne gerek var bunlara. Einstein zamanın herkes için aynı şekilde akmadığını kanıtlamadı mı? Bir futbol maçında mutlak galibiyet ihtiyacına binaen saldıran takım için çabucak geçen zaman, kabuğuna çekilerek kalesini savunan takım için aynı hızda mı geçiyor? Ya biri için çabucak tükenen, diğeri içinse neredeyse geçmek bilmeyen bu kavramın başından bu yana bizimle oyun oynadığı varsayımına ne dersiniz. Neyse bunlar karışık işler, hem durduk yerde ne işimiz var şimdi felsefeyle, bizim işimiz gücümüz futbol değil mi? Futbol olmasına futbol ama futbolda zamanın hiç mi yeri yok sizce? Oyun kuralları yedinci maddesinde kırk beşer dakikalık iki devre olarak planlanmış bu oyun doksan dakikada bitse haklısınız diyeceğim.

BİTMİYOR MÜBAREK

Gelin görün ki bir türlü bitmiyor mübarek. Bitemiyor ya da. Öncesi, sonrası derken günler haftalar hatta bazen yıllarca konuşularak hayatımızın belli bir bölümünü esir alıyor. Bir futbol maçının neden doksan dakika oynandığına dair hiçbir bilgi yok elimizde. Kim bilir belki ilk kez oynayanların fiziksel performanslarına göre yorulana dek belli bir süre ara vermeden oynanmış ve oyunun keyifli bir mücadeleye dönüştüğü anlaşılınca da araya biraz dinlenmesüresi konmak suretiyle belli bir standart yakalanmaya çalışılmış olabilir. Aslına bakarsanız bu da çok önemli olmayabilir zira asıl gerekçe oyunun kuralına göre oynanması ve zaman dediğimiz de bu kurallara dahil. Bu noktada oyun süresi ile ilgili futbol kamuoyunda öteden beri oluşmuş yanlış bir algıyı düzeltmek gerek. Oyun süresi her zaman için 90 dakikadır ancak sakatlanan oyuncuların değerlendirilmesi ve/veya oyun alanından çıkartılmaları, zaman geçirilmesi disiplin cezaları, su molaları gibi müsabaka talimatları çerçevesinde izin verilen tıbbi duraklamalar, serinleme’ molaları, VAR kontrol ve incelemelerine bağlı gecikmeler, gol kutlamaları, oyunun tekrar başlatılmasını geciktiren saha dışı müdahaleleri gibi önemli duraklamalar da dahil diğer sebepler halinde kaybolan zamanın mutlaka oynanması gereklidir. Eh oynansın ne var kardeşim bunda diyeceksiniz ama siz gelin onu bir de taraftara ve oyunculara anlatın bakalım. Statlardaki anonslarda olsun, yorumcuların konuşmalarında olsun bu konuda yapılan yaygın hata nedeniyle maçın hakemi her zaman şu anlamsız sorunun muhatabı: “Hocam uzatacaksın değil mi?” Oysa kurala göre hakemin oyuna kafasına göre herhangi bir süre eklemesi mümkün değil. Onun görevi maçın tamı tamına doksan dakika olarak oynanmasını sağlamak. Ne var ki ahalinin heyecanı doruktayken şöyle bir anons duyuluyor: “Sayın seyirciler, müsabakanın hakemince oyuna 9 dakika ilave edilmiştir.” Buyurun ondan sonra pösteki sayar gibi saniye saymaya. Hele bir de bu ilan edilen sürede yeni olaylar gelişmişse yandı gülüm keten helvası. Son düdük bir türlü gelmeyince de malum tilkiler ailece değil sülalece dolaşmaya başlıyor taraftarların kafalarında. Halbuki şöyle deseler sorun derhal çözülüverecek: “Müsabaka tabelada gösterilen süre içinde başkaca bir geciktirici sebep olmadıkça en az 9 dakika daha oynanacaktır.” Basit ve anlaşılır değil mi? Başka deyişle hakemin oyunun ana süresine ekleyeceği çıkaracağı bir süre yok. Maç dördüncü hakemin tabelada gösterdiği süre kadar oynanmamış ve sadece o süre oynanacak, hepsi bu. Bu yüzden hayattaki maddi manevi tüm zenginliklere ulaşmanın temeli sayılan “zamanı iyi kullanma” nın ne olduğunu bir türlü idrak edememiş olmak yetmezmiş gibi bir de işini son ana bırakıp yaygara yoluylaeksiyi artıya çevirmeye çalışanlara söylenecek bir söz yok. Hele oyunun son saniyelerinde yenen gol yahut görülen kırmızı kart için “şansızlık” veya “hakem yüzünden” gibi söylemlerde bulunanlara hiç. Zaman bize altın tepsi içinde gönderilmiş en büyük armağan efendim. Ve Romalı düşünür Seneca, “aslında yaşam kısa değil onu kısaltan sizlersiniz” sözleriyle bunun altını kalın bir çizgiyle çizmekte. Bu yüzden siz tepsiyi falan boş verin dehiç emek harcamadan elde ettiğiniz bu zenginliği gönlünüzce harcamak için hiç vakit kaybetmeyin derim. Gözünüzün önündekigüzellikleri uzaktaki düşlere değiştiğiniz sürece mutlulukla buluşmanız gecikecektir. Hem nasılsa olacak yarın, yaşadığınız kârdır yanınıza.