Bazı sorular kimileri için zordur. Bazıları ise zor soruları düşünmez, önem vermez veya üstesinden gelir. Büyük sorularla uğraşanların kendi zihinlerine, felsefeye, sanata ve bilime yöneldiği de gözlemlenebilir. Çevre, bu kimseleri deli ilan edebilir. Büyük sorulardan biri de Girl, Interrupted (1999) filminde Dr. Wick’in ruh sağlığı ve rahatsızlıkları hastanesinde Susanna’ya hatırlattığı gibi ‘hayatla ne yapacağımız’ sorusudur. Bu soru, bir yol ayrımıdır. Sorularla yüzleşmeyenler, manipülatif kişiliğini bir kenara bırakırsak, filmdeki Lisa’nın hatırlattığı gibi hayatlarındaki dekorları değiştirebilirler fakat içinde bulundukları durumu değiştiremezler. Buradaki dekor benzetmesi, Susanna’nın “hayalle gerçeği hiç karıştırdınız mı?” sorusunu hatırlatır. İnsan, yaşamını süslemekten, yaşamın rengini göremez bir hâle gelmiştir.

ZİHİNSEL YAŞAM

Susanna, kendisini anlatmasını isteyen psikiyatriste “Neyi anlatayım? Bir doktora fiziksel yasaların ortadan kalktığını mı..  Zamanın geri ve ileri, şimdinin geçmişe ve tekrar şimdiye hareket ettiğini ve buna hâkim olamadığımı mı?” cevabını verir. Zihinsel yaşam, anlatması zor bir deneyimdir. Film, zihinsel deneyimleri, flashback dediğimiz teknikle doğru biçimde temsil eder. Susanna’nın zihni, çoğunlukla geçmişe döner ve mental imgeler kendisini, görünen dünyadan alıkoyar. Stanford Felsefe Ansiklopedisi mental imgelerin estetik alanında ve dolayısıyla sanat eserleriyle etkileşimimizde de rol aldığını yazmıştır. Buna, sanat yaratma deneyimini de eklemekte sakınca görmüyorum. Filmin ruh sağlığı hastanesinde gösterdiği bazı karakterlerin sanatla ilgili olduğu da ilginçtir.

MUTSUZLUĞU PAYLAŞMAK

Nörobilimci Robert Sapolsky, depresyon üzerine verdiği bir derste depresyonun, insanı aciz bırakan ikinci rahatsızlık olarak kabul edildiğini söylemiştir. Susanna’ya önce konulan depresyon tanısı, kendisinin de itiraf ettiği mutsuzlukla eş gibidir. Tuhaf olan, bunu anlayamamak, anlatamamaktır. Mutsuzluğumuzu, zihinsel geçişlerimizi paylaştığımız kimselerin yanımızda olmamasıdır. Susanna’nın hatırlattığı gibi kendi ölümünü hayal eden bir canlının başkasıyla iç dünyasını konuşamaması, konuşmaya çekinmesi eksikliktir. Bu eksiklik, dünyayı bir tiyatroya çevirir. İşin komik tarafı, filmdeki ‘akıl hastaları’ birbirleriyle vakit geçirdikleri zaman, en azından filmin dünyasında, yaşadıkları tüm gerilimi bir kenara bırakırsak eğleniyor gibidirler. Susanna’nın hastanedekileri dost ilan ettiği anı hatırlayalım ve Lisa’nın sözlerini: “Bizler enderiz!”

HANGİ TIMARHANE?

Psikiyatristin Susanna’ya “eve mi dönmek istiyorsun?” sorusuna karşılık, “orası da tımarhane gibi” diye cevap vermesi düşündürücüdür. Dünya gerçekten de normal gözüken akıl hastalarıyla dolu gibidir. Hastanedeki diğer karakter Polly kriz geçirdiğinde Lisa, Susanna’ya “Bir şeyler çal, konuşmak işe yarasaydı hepimiz buradan çıkardık” diyerek sanatın ifade etme ve rahatlatıcı gücünü hatırlatır. Gülümsemenin acı verdiği, uyum sağlamaya çabalayıp başarısız olduğunu söyleyen Susanna’nın yazmaya başlayarak içindekileri dökmesi, resmederek ve konuşarak içsel bir kurtuluş sağlaması da dikkat çekicidir. Öte yandan film, gerçeklik, dürüstlük, imgelem ve düşüncelerin arasında dolaşan insan zihnini de dünyaya davet eder. Soru, deliliği hangi tımarhanede geçireceğimizdir.