Üç harften ibaret sözcükler arasında insanın gönlünü ciddi manada titreten “aşk” sözcüğüne rakip olacak tek bir sözcük biliyorum, o da gol. Sakın abarttığımı falan söylemeye kalkışmayınız. Milyonlarca insan onun tutkunu değil mi? Sözlük anlamını araştırdığınızda öyle aman aman bir tanım çıkmıyor karşınıza. Altı üstü, önü arkası bir futbol topunun kale direkleri arasında çizili çizgiyi yerden ve havadan tamamen geçmesine gol deniyor, bu kadar basit. Futbolla yeni tanışan kişi için bu durum oldukça ilginç olmalı. Öyle ya, top sahada oraya buraya doğru yol aldıktan sonra gelip üç direk arasından geçince insanlar sevinçle ayağa fırlıyorlar ve ardından çılgınca haykırışlar ulaşıyor kulaklarınıza. Başka dillerdeki tepkileri tam bilmiyorum ama bizdeki kimi örnekler pek bir hoş efendim. Adam öyle bir bağırıyor ki sanki hayatının tüm anlamı bu ve hemen her istediği gerçekleşmiş. “Gooool..gol be gol ..bu işte bu.”Ya ne olacaktı muhterem? Nedir bu kendini paralama seansının anlamı? Atıyorlar sevinç, yiyorlar hüzün. Ne sihirli bir şey şu gol denilen. Bakıyorsunuz, aynı dakikanın içinde dahi birbirinden çok farklı duyguları en yoğun biçimde yaşatabiliyor insana. Bana kalırsa“iliklerime kadar ıslandım” ifadesinden akla düşüverenin şiddeti neyse, topun rakip ağlara ulaşmasıyla duyulan hazzın derecesi de hemen hemen aynı. Bir maç boyu defalarca tekrarlansa bile, kanıksamanın yanına dahi uğramayan sevincin düzeyinde en ufak bir değişim olmadığı gibi olumsuz sonuca ilişkin hüznün boyutuna bakarsanız sanki insanın ömründen ömür çalınmış gibi.
KAZANMAK-KAYBETMEK
Bilirsiniz, büyükler hep “maç bu evladım kazanmak ta var kaybetmek te cümlesini teselliden çok, kişiyi hayata hazırlamaya yönelik bir hissiyatla ifade etseler de yine de önüne geçilemez o ruh halinin. Nasıl geçilecek ki zaten. Sahada yaşananla öylesine iç içe geçmişlik var ki, beklentilerimiz tıpkı yaşamdaki gibi hep en yüksek perdeden. Küçük şeylerle mutlu olmak ta neymiş. Hele şöyle sürekli zaferlerle, büyük olmayla kol kola dolaşma havasındaki duruşa gelin bakalım. Yürüyüşünüzden tutun konuşmanıza dek her şeyi bir anda değiştirme gücüne sahip bir olayı küçümsemek olmaz. Öyle ya, galipsiniz ve maç çıkışı ev yolunda yapılan hesaplar bin bir çeşit. O bunu yenerse, biz şunu yenersek, diğer ikisi berabere, öbürü altı deplasmana gidecek derken yerden kesilen ayaklarınız yeryüzüne geri dönene dek şampiyonluğa bile ulaşırsınız. Bizim ülkede farklısını ve fazlasını da bulamazsınız zaten. Hesap kitap yapa yapa yuvarlanıp giderken en azından aritmetikte iyice ustalaşıyor ve ne kaç para, ne nerden ne zaman gelecek, neyi ne zaman ödeyebilirim cümlelerinin arasında sürekli top oynamakta olan zihnimiz bu sayede hepberrak kalıyor. Doğrulatmaya her zaman muhtaç ama yaygın biçimde dilden dile ulaşan bir bilgi olduğu için uzun yıllar önce duyduğum bir paylaşımı aktarmadan geçemeyeceğim. Büyüklerimden duyduğum ve yalanlanmadığı kadarıyla, İngilizler bir zamanlar sömürgeleri altındaki Hindistan’ın eğitim tedrisatındaki matematik dersleri bünyesinde matematik diye dönüp dolaşıp, öğrenmesi cidden maharet isteyen bir cetvele sahip olan logaritmayı okutmuşlar insanlara. Bizimki de o hesap işte. Önümüze konan hayat sürekli hesap yapmamızı gerektirdiğinden başka yöne bakamıyoruz. Oradaki sonuç ne mi olmuş? Vallahi buna ilahi adalet mi yoksa başka bir şey mi demeli ama neticeten bilgisayar yazılımının temeli logaritmave bugün bu konuda Hintliler dünyada bir numara. Darısı başımıza. Konu golden ne ara bilgisayar yazılımına geldi diyorsanız size “biraz hoş görünüz, yazı işte bu, top gibi nereye ne zaman gideceği belli olmuyor ki efendim” derim. Gerçekten de yaşamda kime neyin nereden, ne zaman ve ne şekilde geleceği belli değil. Biri bir taraftan vuruyor, öbürü diğer taraftan. Arada biz seyirciler top gibi, bir o yana bir bu yana savrulurken, gözümüzün önündeki maçı dahi adam gibi izleyemiyoruz. Her neyse, bir golün kutlanmasına ait evrensel sevincin başında sahadaki futbolcuların birbirleriyle kucaklaşmaları gelir. Tabi bu kucaklaşma öncesinde golü atanıntek başına saha kenarına kadar yaptığı koşu ve bilim dünyasının golle ne denli alakalı olduğunu bir türlü çözemediği garip hareketler dizisi vardır.
SEVİNÇ ÇEŞİTLİLİĞİ
Yani futbol oynarken kendini okçuya benzetip elinde tuttuğu hayali yayı gererek ok atan mı ararsınız yoksa beyin üstü düşse hayatını kaybetme riski taşıyan takla zincirini marifetmiş gibi sunan mı ama ihtimal bunlar da bir tür doruk noktası olmalı haz adına. Bakınız ben futbolcuyu geçtim, bizde gol olunca-bu nasıl bir sevinç ve duygu paylaşımı anlayışı ise- golü atana sille tokat vuran takım arkadaşı gördüm, ötesini siz hesaplayın. Bugün size golü anlatırken Pele’nin muazzam röveşatalarla kaydettiklerini yahut Maradona’nın 1986 Dünya Kupası’nda elle attığı gol gibi tarihe geçmiş olanlarından bahsetmek yerine işin duygusal yanını öne çıkardım. Golün realitedeki neticesi takımınıza bir sayı kazandırması efendim, hepsi bu. Röveşatayla atılanı, boş kaleye gönderileni, hatta durun durun, orta sahadan kaleye yollanan füzenin sırtında ağları deleni dahi olsa, sonuçta sadece “bir” yazıyor hanenize. Hani iki olsa dükkan sizin. Mesele o ki, hayatta atılan bir gol için bekleyişle geçen yılları kucaklayacak sevince evet ama bu onun sarhoşluğuna kapılmadan önünüze bakmayı bilmeniz şartıyla. Hoş ben böyle desem ne olacak, neticede insanoğluyuz işte. Hafıza- i beşer nisyan ile malul diye boşuna söylenmemiş. Görülüyor ki çabucak unutulup gitmekte her şey, baharla kucaklaşmış bir zafer gecesinin mutluluğuyla yetinilerek. Ve siz bitmeyen senfoniyi andıran delice sevincinizi sürdürürken heyhat! Bir de bakıyorsunuz ki top yine ağlarınızda.