“Çınlıyor toprağın kulakları / Ellerimiz buğdaya değdikçe / Öyle büyüyor ki halkımın elindeki ekmek / İnsan insanı sevdikçe”
Belki de Mutahhar Şerif Başoğlu’nu en güzel anlatan betimleme, gazeteci Aslan Tufan’ın, 27 Eylül 1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Hapishane Değil Sayfiye” başlığıyla kaleme aldığı makalesinin giriş bölümünde yazdıklarının içinde aranmalıdır: 
“Bizi, İstanbul’a 28 mil uzakta olan İmralı’ya götüren Bayar 2 motorunda 13 kişiyiz. Küçük motorun,küçücük güvertesinde herkes oturmuşken, yalnız birisi oturamıyor, mütemadiyen dolaşıyor. Bu genci bize biraz evvel takdim etmişlerdi: Hapishaneler mütehassısı ve umum müdür muavini Mutahhar Şerif Başoğlu! 
Sabırsızlığını ve heyecanını anlamakta hataya düşüyoruz. Biz bunu on buçuk ay evvel İmralı Adası’nda mahkûmlarla beraber gece gündüz çalışmak suretiyle meydana getirdiği yeni hapishaneyi lâzım gelen gözlere göstermekten doğan bir heyecan sanıyorduk. Sonra anladık ki bu yerinde duramamak, uzayan bir ayrılığın, bir hasretin kımıldanışıdır. Hapishane umum müdür muavini mahkûmları özlemiş!..” (agy., Pazar, Gazete Yayın no: 4445, Sene: 11)
Diğer gazetelerin yer vermediği bazı bilgileri, Cumhuriyet gazetesindeki bu yazıdan öğreniyoruz.
Mutahhar Şerif Başoğlu’nun, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, uzmanlık eğitimi için Belçika ve İsviçre’de eğitimine devam ettiğini ve Avrupa’daki birçok hapishaneye gizlice mahkûm olarak girerek, hapishaneler üzerine dünyanın sayılı uzmanlarından biri olduğunu şaşırarak okuruz. Neden mi şaşırıyoruz? Hatırlayalım mı; 1936’da Başoğlu henüz 25 yaşındadır da ondan!
25 yaşındadır ama hepsi adam öldürmekten mahkûm 50 hükümlüyle ilk olarak İmralı’ya gelişini, gazetecilere “mahkûm ya da suçlu” ibareleri yerine “arkadaşlarımla” diye anlatan bir Cumhuriyet çocuğudur o; devrimcidir, vatanseverdir ve kabına sığmaz bir çalışkanlık içindedir. Aynı devrimci, vatansever ve kabına sığmayan diğerleri gibi! Güzel bir insan olmak için, diğerlerine sırtını dönmemek yeter de artar bazen! Çünkü hiçbirimiz tek başımıza bir anlam taşımayız bence. ‘Ben iyi biriyim’ diyene, illa ki ötekine ve hayata ne kattığını sormak lazım galiba?
Cumhuriyet’in muhabiri yazısında, Mutahhar Şerif’in ağzından, çalışkan müfettiş ve yanındaki 50 mahkûmun İmralı’ya gittikleri ilk günü aktarmaktadır:
“O sabah 50 arkadaşla adaya çıktığımız vakit bütün cihanla alâkasını kesmiş bir kabile gibiydik. Çadırları kurduk. Yanımızda getirdiğimiz malzeme ile adadaki taşları birbirine perçinledik; biraz sonra göreceğiniz yuvayı (*Başoğlu, adadaki kiliseyi onararak yapılan ilk mahkûm koğuşundan söz ediyor) meydana getirdik. Şimdi zahire ambarımız, fırınımız, değirmenimiz, çiftimiz, çubuğumuz, tarlalarımız, bağlarımız, bostanlarımız, zeytinliklerimiz var. 
Ve biz gazeteciler… böyle bir medeniyet muhitinden haberimiz olmadığını biraz da utanarak söylerken Mutahhar birdenbire ayağa kalktı: “Görünüyor!” diye bağırdı, “ada görünüyor!”
Hepimiz ayaktayız. Ellerimiz kara parçası görmüş Kristof Kolomb’un tayfaları gibi alnımızın üstünde, gözlerimiz ufuk hattında, belli belirsiz bir gölge seçiyor gibi oluyor… Merak içindeyiz. Jandarmasız, muhafazasız, tel örgüsüz, parmaklıksız bir hapishane göreceğiz.”   
Adaya çıkan heyetteki gazeteciler, on parmakları ağzında, harıl harıl not almaktan yorulurlar. Hadi o notlardan, daha önce sözünü etmediğimiz bazılarını da bu yazımızda aktaralım.
“Biraz istirahatten sonra öğle yemeği yendi. Aşçılar tabiî mahkûmlardan… Zaten burada her meslekten bir iki kişi bulmak imkânı var: Muallim, demirci, aktör, marangoz, balıkçı, berber, kunduracı, zeytinci, değirmenci, fırıncı, yapıcı, dişçi… Yalnız bir doktor eksikmiş. Onu da temin edeceklermiş. Mamafih şimdilik mahkûmlar arasında bir sıhhıye memuru var. Burada bulunan 80 mahkûmun ekseriyetini çiftçiler teşkil ediyor. 13 çift öküzle bu çiftçiler, adanın mühim bir kısım topraklarını sürüp ekmişler ve bu yılın yiyeceğini çıkarmışlar. Buğday, arpa, mısır, yulaf, soğan, bostan, zeytin tanesi ve yağı, kuru sebzeler, balık ve saire yetiştirmişler. Kimseden bir istedikleri yok. Kendi kazandıklarını kendileri yiyorlar. Fazla olarak, birkaç kuruş  da artırıp kendi hesaplarına bankaya yatırıyorlar. 
Yemekten sonra yük arabalarına binip, 7 kilometre uzunluğunda , 3,5 kilometre genişliğinde ve 24 kilometre murabbaı (*Yüzölçümü) sathında olan adayı dolaşmaya başladık. Adada misafirler olduğu halde çalışmayı bıarkmayan mahkûmlara yollarda, tarlaları sürerken , ağaçları budarken rastlıyoruz. Burası hapishane değil, adeta sayfiye, çiftlik!.. Sanki bir hapishanede değil, bir köydeyiz. Sakinleri arı gibi çalışan, zeki, sevimli gençlerden mürekkep bir köy… Yalnız bu köyde iki şey yok: Kadın ve sigara!
Orada bize kavun ikram eden katilden mahkûm birisiyle görüştüm. Diyordu ki:
-    Allah bizim için çalışanlardan razı olsun. Bir şikâyetimiz, bir noksanımız yok amma şu sigarasızlığa dayanamıyoruz. Şu kör olası duman gözlerimizde tütüyor. 
Mahkûmların bu arzusunu alâkadarlara naklettiğimiz zaman prensipten ayrılmayan bir cevap aldık:
-    Bu kadar mazhariyetten sonra bir de keyif verici şeyleri mi temin edelim? Bunun mahkûmluğu nerede kalır sonra? Hem de bu tedbir sayesinde onların sıhhatlerine de hizmet etmiş olmuyor muyuz?
Kendisine tepede bir çardak kurmuş susam ayıklayan bir mahkûmla konuştum. Diyor ki:
-    Bu adaya geldikten sonra insanlığımızı anladık. Açık havada, tarlada çalışmak, güneş altında gezmek, at arabası sürmek, kavun karpuz toplamak fena değil fakat şu hasret yok mu? Yüreğimizi dağlıyor. İnsanın bir milyon lirası olsa çoluğu ve çocuğuyla geçireceği bir geceye bedel bu parayı verebilir… Kaçmak mı? Ne diye? Evvela bu devirde hükümetin elinden kuş olsa bile kurtulamaz. Çünkü tayyare ile kovalar ve tekrar yakalar. Sonra buradaki rahatımız nerede var? En iyisi sabretmek, ıslahı hâletmek ve müddetini namuslu namuslu tamamlamaktır. Şunun şurasında dört senem kaldı. Uslu oturursak yarısını da indirecekler. Böyle bir kanun çıkmış… Artık bizim gibi hapishanede yıllarca çürümüş bir mahkûm çıkınca kabahat mi işler? Şu adaya geldim geleli meleğe döndüm. Şuradan çıktıktan sonra hemen ailemin yanına dönüp bir çift çubuk sahibi olmak istiyorum.”
(Cumhuriyet gazetesi, 27 Eylül 1936, Pazar, Gazete Yayın no: 4445, Sene: 11, s. 6)  
Gülümseyen bir yüzde, mucizeler saklıdır. 
İmralı mahkûmları, kuşlar gibi kanatları birbirine çarpa çarpa uçuşurken, bir gökyüzü dolusu güvercin gibi coşkuyla üretip, içlerindeki güzellikleri ortaya çıkarıp gülümseyerek yaşarken… biz de onlara dair bildiklerimizi anlatmaya devam edelim. 
“İki saatlik sarsıntılı (at arabası) yolculuğundan sonra ceza yuvasına döndük. Şerefimize bir pehlivan güreşi tertip edilmiş. Zaten ada halkını teşkil eden 80 mahkûmdan kırkı pehlivanmış… Aylardan beri devam edegelen şampiyonanın final maçını seyrettik (…) Sonra müsamere salonuna gittik. İstiklâl Marşı ile başlayan ve bir monologla biten mükemmel bir müsamereye şahit olduk.” 
Bu noktada İmralı mahkûmlarının oynadığı, Reşat Nuri’nin “İstiklâl” adlı tek perdelik oyunundan da bir parça söz etmek isteriz.
Reşat Nuri’nin İmralı’da oynanan oyunu: İstiklâl
“İstiklâl”; Reşat Nuri Güntekin’in tek perdelik kısa oyunlarından biridir. İlk olarak, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü anısına, Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliği tarafından, 1933 yılında, Ankara’da, Hakimiyeti Miliye Matbaası’nda basılmıştır. 
20 sayfalık oyun, sadece 8 kişiden oluşmaktadır ve oyun kişilerinin hepsi erkektir. Tek sahnede olup biter her şey; yazarının diliyle söylersek, “Akdeniz kıyılarında bir kaza merkezinin hapishanesinde müdür odası”nda geçer oyun. 
“Vakit gece... Hapishane müdürü, yazıhanenin başında uyukluyor... Bir köşede bir hasır, sandalye üstünde ak sakallı bir ihtiyar köylü, başını elleri arasına almış, dalgın dalgın düşünüyor... Dışarıda köpeklerin uluduğu işitilir... Sonra bir araba sesi...”
Bir külhanbeyi olan Adalı Hüseyin yakalanmış, idamını beklemektedir. Gecenin bir yarısı, hapisaneye bölge kaymakamı ve müddeiumumi (*Savcı) gelip, Adalı Hüseyin’in serbest bırakılması gerektiğini söylerler. Eğer onu bırakmazlarsa, İşgal Kuvvetleri Komutanı General Galo zor kullanacaktır. Milliyetçi hesaplaşmaların ardından Adalı’nın serbest bırakıldığı an şaşırtıcı şeyler olur. “Sandalye üstünde ak sakallı bir ihtiyar köylü” diye işaret edilen ve kenarda bekleyen kişinin, eğer serbest bırakırlarsa bir fırsatını bulup Adalı’yı öldüreceğini; çünkü, Adalı’nın ihtiyar köylünün oğlunu öldürdüğünü öğreniriz. Bundan da şaşırtıcı olan, serbest bırakıldığı halde, asılmak isteyen Adalı’nın tutumunda karşımıza çıkar.
“Adalı- Ben aşağılık bir serseriyim (…) Fakat benim bütün ahlâksızlıklarıma, pisliklerime karşı tek iyi tarafım vardır... Benim memleketimin, devletimin işine yabancıların, dost olsun, düşman olsun, ecnebinin burnunu, parmağını sokmasına tahammül edemem (…) Söylediğimi General Galo’ya bir bir tekrar et. De ki bu külhanbeyin tahsili, terbiyesi yok. Adam akıllı lakırdı etmesini bilmiyor; lûgatli konuşmasını bilmiyor. (Biraz sessizlik) Bir tek lûgat biliyor: İstiklâl, istiklâl!
İhtiyar - (Kaymakam’a) Beyim, sana ses çıkarmayacağım diye söz verdim. Lakin yüreğim yanarak yalvaracağım. Bırak beni Adalı’ya iki çift lâkırdı söyleyeyim. (Adalı’ya yanaşır, cebindeki bıçağı çıkarıp gösterir.) Adalı, seni düşmana bıraksalardı ben ne olursa olsun, kendi elimle bıçaklayacaktım. (Biraz durur.) Adalı, beni bir evlattan mahrum ettin. Lâkin yaptığın iş, bütün kinimi söndürdü. Gel kabul et. Ölen oğlumun yerine seni bağrıma basayım. Seni kendime evlât edeyim. Ben de senin gibi, istiklâlin mânâsını bilirim. Benim gibi bir ihtiyar için, istiklâlin mânâsını bu kadar iyi anlamış bir delikanlıdan iyi evlât olur mu? Ah benim çocuğum! Öz evlâdım… (Adalı’yı alnından, gözlerinden öper. İhtiyar, Adalı'nın boynunda hıçkıra hıçkıra ağlarken perde iner.)”
Siz ne düşündünüz bilmem ama ben, İmralı’daki mahkûmların, Adalet Bakanı ve yanındaki heyetin karşısında oynamak için neden bu oyunun seçtiklerini biliyor gibiyim. 
“Akşam yemeğini çevrilmiş bir kuzu ziyafetiyle geçirdik. Daha sonra bu seyahatte bize en çok tesir eden dakikaları yaşadık. Hapishaneler mütehassısı, Amerikalı müsteşar ve gazeteciler, ayrıca bir kafile halinde mahkûmların arasında oturduk. Etrafımızı çevirdiler. Akşamın garipiği de çökmüştü. Mutahhar onlarla dertleşti.
Mahkûmlar arasında Emre adında bağlama çalan bir genç vardı ki şarkıya başladığı zaman yalnız mahkûmları değil, bizi bile ağlattı. Evvela (Güzel İzmir) Marşı’nı beraberce söylediler. Sanra (Palandöken) şarkısını dinledik. Hapishane şarkılarını söylerken gözlerimiz doldu.
“Ey gönül kuşa benzerdin / Kafesler sana dar gelir / Bir yerde durmaz gezerdin / Hapislik sana zor gelir / Ey gönül, acaip huyun / Boğazından geçmez tayın / Acır testindeki suyun / Aklına nazlı yar gelir.
Bakmazsa senin yüzüne / Çok görme elin kızına / Dışarıda serbest gezene / Hapiste yatan hor gelir / Ayağında gezen itler / Başının üstünden atlar / Hapse düşen yiğitler / Yâri dışarıda kor gelir”
Bunlar mısra değildir hapiste söylendiğinde, her bir dize zehir emdirilmiş hançerlerdir dinleyene! Ancak bu hüznün sağaltılması da düşünülmüştür. Doğrudan Mutahhar Şerif Başoğlu’nun mahkûmlara öğrettiği ve onlarla birlikte söylediği bir şarkıyla hüzün sisi dağılır, geceye yıldız yağar: Hamsi şarkısı!
“Hamsiyi koydum tatatatavaya / Sıçradı gitti hahahahavaya”
Türküleri söyleyen, 15 yıla mahkûm Emre’nin hikâyesinden de söz eder gazeteci:
“Karısını çok seviyormuş. Başkasıyla yakalamış… Ahhh… Şimdi 15 seneye mahkûm. Yedi senedir yatıyor. Bu yedi senede onu hâlâ unutamamış.” 
Aslan Tufan’ın iki gün üst üste yayınlanan ziyaret notlarından, başka hiçbir kaynakta ele alınmayan ama son derece değerli bulduğumuz bilgiler ediniriz. Örneğin, dönem insanının namus anlayışını gösteren ve şimdilerde inanmakta zorlandığımız bir hikâyeden söz eder ki, aklımız başımızdan gider. Geldiğimiz günlerin namussuzluğundan ve bizi buraya getiren çirkin duyarsızlığımızdan  tiksiniriz. 
“Buraya getirilen mahkûmlar arasında son derece masum çehreli iki genç de vardır. Bunların Edirne Hapishanesi’ne nakledilmeleri icap etmiş… Fakat faziletli birer adam haline geldikleri kanaati hasıl olan Âttila ve Deniz adındaki bu gençlere kelepçe takmaya kimsenin gönlü razı olmamış. Âttila ve Deniz, jandarmasız, gardiyansız, kelepçesiz İstanbul’a (kendi başlarına) gelmişler. Ve İstanbul sokaklarını kollarını sallaya sallaya dolaştıktan sonra doğruca hapishaneye gidip kapıyı çalmışlar ve “Biz geldik, bizi Edirne’ye sevk edin” demişler.” 
Dosyamızın bu bölümünü, döneminin en ünlü köşe yazarlarından biri olan Ahmet Emin Yalman’ın, Mutahhar Şerif Başoğlu’nun girişimlerinin nasıl yurtsever bir hamle olduğunu, bu girişimlerin ülkemizin yüz akı olduğunu söylediği, enfes bir makalesiyle kapatalım istiyoruz. 
“On gün evvel Dubrovnik’te Ortaçağ’ın en insaniyetli muhiti addedilen Ragoza Cumhuriyeti’nin hapishanesini gördüm. Üzerinde küçük bir delik olan kalın bir demir kapıdan bodrum katının, zemini toprak, karanlık bir koridoruna giriliyordu. Bu koridor üzerinde gene demir kapılı, penceresiz korkunç hücreler vardı. Demek ki Ragoza’nın kanunları haricine çıkan adam, diri diri mezara gömülüyordu.
Yakın vakitlere kadar memleketimizdeki mevcut hapishaneler de, hem bina itibarıyla, hem de muhit itabarıyla buna yakın birer mezardı. Fazla olarak ahlâki olarak bataklıktı, cani yetiştiren birer mektepti (…) 
İmralı Adası tamamıyla yeni bir telâkkinin ve yeni bir gidişin ifadesini teşkil eder. Her mahkûm bir hastadır. Hastalık istidadı kendisine ya doğuştan ya da muhitten gelmiştir. Bunun için kanun ölçüsüyle bir adamın hastalığı tahakkuk edince, iyi olması, cemiyet için muzır bir unsur halinden kurtarılması, faydalı ve müstahsil bir unsur haline gelmesi için kısa veya uzun bir müddet bir ruh sanatoryumuna kapatılması lâzımdır. Bu sanatoryumda ruh ve ahlâk tedavisinin bütün unsurları mevcut olmalıdır ki hasta günün birinde sağlam bir fert sıfatıyla ailesine ve cemiyete dönebilsin. 
İmralı adasının dalâlet ettiği yeni içtimaî tedavi sistemimizde, her mahkûm muzır bir unsur halinden çıktığını ve cemiyet için faydalı bir unsur haline gelmeye müsait olduğunu kendi hâl ve hareketleriyle ispat etmek imkânına maliktir. Bu imtihanı geçirenler, İmralı adası gibi güneşli ve ışıklı bir sanartoryuma nakledilir. Orada da iyi bir imtihan verirse, umumî hayata dönmek ve karışmak imkânını elde eder.
Bu yeni sistem yarın inkişâf edince ceza lakırdısı büsbütün ortadan kalkacak, yerine tedavi fikri ve tedavi usulleri geçecektir. Bir hastanın tedavi müessesesinde kalması nasıl bir müddet meselesi değil de tedavi meselesi ise, hapishane denilen sanatoryum da o hale gelecek, hâl ve hareket imtihanını iyi geçiren ilk cürüm sahiplerine yumuşak muamele edilecek, ilk tedaviden sonra ikinci cürüm işleyenler cemiyetin tabiî düşmanı addedilerek ancak onlara karşı ceza ve affiyet sistemi şiddetle harekete geçirilecektir. 
Bundan 13 sene evvel Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması konuşuluyordu. O zaman Türk hapishanelerinin korkunç bir yer olduğu ve medeni insanın oraya kapatılmasına tahammül edilemeyeceği ileri sürülmüştü.  Bu münakaşadan yalnız 13 sene sonra inkılâp Türkiyesi, medeniyet âlemine İmralı adası sanatoryumunu hediye etmiş bulunuyor.” (Tan gazetesi, 28 Eylül 1936, Pazartesi, Gazete Yayın no: 520, Sene: 2, Ahmet Emin Yalman’ın “İmralı Sanatoryumu” başlıklı yazısından, s. 1)