Bu satırlar kaleme alındığı saatlerde İran ve İsrail savaşı bir ateşkes imzalanması sonucunda durmuştu.  Savaşın sadece bir ateşkesle değil; bölge halkını rahatlatacak kalıcı bir şekilde durmasını temenni ediyorum. Zira savaş her nerede yaşanırsa yaşansın sonuçları itibariyle tüm dünyayı etkilemekte, dünyanın yaşanmaz bir hale gelmesine sebep olmaktadır.

İran İsrail savaşında herkesin malumu olduğu gibi kazanan taraf olmamıştır. Kaybeden masum insanlar, çocuklar, kadınlar olmuştur. Gazze’de yapılan zulümlerde olduğu gibi… bütün dünya bu bölgede yaşanan vahşeti kınamıştır, fakat sonuçlarından etkilenenler yine masum insan grupları olmuştur.

İran’a saldıran İsrail, kendisi bölgede işgalci konumda olmasına rağmen, dünyanın ilgisini bölgeye çekmek amacıyla çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Her koşulda hamisi Olan ABD yapılan çağrılara sessiz kalmamış ve İran’ın bazı stratejik bölgelerini vurmuştur. Yapılan bu müdahale bana I. Ve II. Dünya savaşlarının sonucunda ABD’nin sunduğu bildirilerden sonra savaşa girmesini ve daha sonra yaşanan sorunları hatırlattı. Aynı şekilde Irak’da insan haklarına saygılı bir rejim kurma teranesiyle yaptığı harekâtı da anmadan geçemeyeceğim. Dolayısıyla Monroe Doktrini ile taa kuruluşundan beri her anlamda tarafsız olduğunu belirten ABD bölgede hiçbir şekilde tarafsız olamamıştır.

İran ve İsrail savaşı başladığı zaman Netenyahu, bölgeye müdahalenin başladığını ve İran’da başarı elde edecekleri düşüncesiyle askeri müdahale ile birlikte bölgede bir ayaklanma çıkarma hülyasına dalmış, İran halkını, Molla rejimine karşı ayaklandırmaya çalışmıştı. Amacı: kendisine karşı askeri anlamda güçlü olsa da içeride problemlerle uğraşan bir İran oluşturmaktı. Kökleri daha öncelere gitse de 1948 yılında henüz belli bir kurumsal geçmişi olmayan bir yöneticinin bu küstahça davranışları kabul edilebilir değildir. Bu tavır bir yana bu kişinin bölgeyi bilmemesi işin diğer yanıdır. İran, uzun bir tarihsel geçmişe sahip, kurumsal kimliği olan, devlet geleneğine sahip önemli bir ülkedir. Milliyetçilik kısmı ise bu saydığım özelliklerin benzeri şekilde uzun tarihsel geçmişe sahiptir.  Dolayısıyla herhangi bir liderin sözde çağrısıyla ayaklanma ihtimali en düşük olan ülkedir.  Tarihsel geçmişi ve yaşadıkları tecrübeler ülkeyi bir birine bağlı bir hale getirmiştir. Uzun süre emperyalizmin etkisinde kalmış fakat her fırsattı bunların etkisinde kurtulmuş olan İran 20. Yüz yılın başlarında yaşanan 1906 meşrutiyet hareketleri sırasında da yine emperyalist güçlerin biriyle mücadele içerisine girdikleri siyasal arena olmuştur. Böyle bir dönemde dahi Rusya ve İngiltere’nin bölgede izledikleri aşırı politikalara karşı mücadele etmeyi bilmiştir.

Maddi ve manevi değerler noktasında kendince tutucu bir yapıya sahip olan İran, modern kurumların oluşturulması noktasında da öncü olmuştur. 1979 İran İslam devrimiyle yaşanan süreçte Ülke molla rejimi yönetimine girmiştir. Esasen Humeyni ile birlikte getirilen bu rejim halkın isteğiyle sabitlenmiştir. Çünkü öncesindeki Şah yönetimi ülke kaynaklarını boş yere harcamaktadır. Halkın nazarına göre kaynaklar başka yere harcanıyorken Şah’a göre ülkenin bağımsızlığı için harcanmaktadır. Bu konu halen tartışılmaktadır. Fakat esas üzerinde durulması gereken nokta Halkın, Humeyni’yi istemesi ve yönetimin değişmesine yardımcı olmasıdır. 1906 meşrutiyet devrimi de aynı şekilde halkın isteğiyle olmuştur. Tahran’da esnaf, dükkanlarını kapatarak meydanlarda toplanmış, böylece devrim amacına ulaşmıştır. Buradan varmak istediğim sonuç, İran’da İsrail’in saldırmasıyla, veya bir megalomanın tesiriyle onu da geçtim bir laf cambazının etkisiyle rejim asla değişmez, değiştirilemez hele ki söz konusu çağrı bölgeye uzun zamandır rahat vermeyen terör devleti yöneticisinden gelmişse bu mümkün değildir.