Daha önceki yazılarımda da bundan sonra bu konuda yazacağım yazılarda da liyakat meselesinin ne derece önemli olduğunu sürekli vurguladım ve vurgulayacağım. Tarih boyuncu ve günümüzde de bu konuda eksiklerin ve yanlışların olduğu görülmektedir. Zira toplumun temel gayesi siyaset kurumu olduğu vakit bu durumun kaçınılmaz olması da normaldir. Fakat bu normalleşmenin bir yerden toplumu felakete sürüklemesi de aynı oranda ciddi bir problemdir. Günümüzde Türkiye örneğine baktığımızda özellikle son yıllarda mülakat meselesinin birçok şeyin önünü tıkadığını görmekteyiz.
Üniversite okuyup hakkı ile diploma elde eden öğrencilerde gelecek kaygısı dolayısıyla çeşitli psikolojik sorunlar görülmesi olasıdır. Okuduğu bölümün kendisine sunduğu imkanlardan faydalanıp faydalanmayacakları bu psikolojik sorunların esas nedenidir. Örneğin; devlet kurumunda çalışmak isteyen bir kişinin, söz konusu kuruma ait imtihanı geçse dahi orada çalışıp çalışamayacağı yukarıda bahsedilen mülakat mekanizmasının elindedir. İstediği kadar yüksek puan alsın mülakat yoluyla bu kişi elenebiliyor. Tam tersi durumların olduğu da görülmüştür. Fakat bu sistem liyakat konusunda hassas olunması gerektiğini gözler önüne sermektedir. Siyaset kurumu toplumsal düzenin işleyişinin manipüle etmekte, dolayısıyla gelecek neslin ümitsizlik, tükenmişlik, gibi psikolojik sorunlarla mücadele etmesine ve dahi gözlerini dış dünyaya dikmesine sebep olmaktadır. Bu durum beyin göçü denilen nitelikli insanların ülkeden gitmesi anlamına da gelmektedir.
Yapay zekâ ile hemen her şeyin mümkün olduğu günümüz dünyasında nitelikli insan malzemesinin dışarıya kaçırılması yeri doldurulamayacak bazı sorunları beraberinde getirmiştir.
Hz. Osman Örneği
Siyaset kurumunun kendi varlığını sağlamlaştırmak açısından oluşturmaya çalıştığı sistem eğer akıl ve bilimden uzaklaşırsa toplumu içinden çıkılamaz, kurumları işleyemez durumu getirmesi an meselesidir. Bu konunun vicdan ile mezhep ile veya din ile hiçbir ilgisi yoktur. Zira hak eden kim olursa olsun herhangi şekilde hakkı yenmemeli, kişinin sahip olduğu niteliklere uygun alanda eşit fırsatlar verilerek hizmet etmesi sağlanmalıdır. Belki bizce tuhaf gelecek ama İslam’ın ilk ortaya çıktığı zamanlarda dini inancın en yoğun olduğu dönemde dahi iktidarların kendi varlığını meşrulaştırmak amacıyla liyakat konusunu bir kenara ittikleri görülmektedir.
Dört halifeden üçüncüsü olan Hz. Osman (644-656) kendi döneminde ülkenin hazinesini çok güçlü bir hale getirmiştir. Onun döneminde, Kur’anı Kerim kitap haline getirilmiş, böylece kaybolmasının önüne geçilmiştir. Mallarının birçoğunu islam adına sarf etmiş, adeta altın bir çağ yaşatmıştır. Fakat Aynı Hz. Osman, kendi döneminde önemli görevlere Kureyş kabilesinin üyelerini atamıştır. Yani herhangi liyakat meselesi göz önüne alınmamış, akrabaların saltanat sürmesi sağlanmıştır. Tarihi hadiseler yaşandığı dönemin şartlarına göre yorumlanmalıdır. Belki de III. Halife’nin kendince haklı sebepleri vardı, ancak toplum yaşanan bu liyakatsizlik karşısında sesini yükseltmiş ve şehit edilmiştir.
Bu isyanlar; günümüzde olduğu gibi herhangi liyakat gözetilmeksizin görevlere atanan kişilerin keyfi uygulamalar yaparak halkı isyana teşvik etmelerinin sonucu mudur? Ya da sadece belli kişilerin önemli görevlerde yer alması ‘’Biz neden bu görevlerde yer alamıyoruz’’ diyen halkın bir isyanı mıydı? Tarihi olaylara laboratuvar gözüyle bakılmalıdır. Eğer laboratuvar gibi bakılıp, olaylar değerlendirilirse; aynı uygulamaların benzer sonuçlar vermesinin önüne geçilebilir.