Yazar Banu Tozluyurt’un “Kaybolmadan” adlı kitabı raflarda yerini aldı. Gezi yazıları ve kişisel gelişim çalışmalarıyla dikkat çeken Tozluyurt, yavaş yavaş kaybolan değerlere vurgu yapıyor
Banu Tozluyurt, sınırları aşan evrensel olguları ele aldığı hikayelerle oluşturduğu anlatılarına bir yenisini daha ekledi: Kaybolmadan
Nemesis Kitap’tan çıkan “Kaybolmadan” toplumda yitip giden değerlere dair hikaye ve deneme arası metinlerden oluşuyor. Tozluyurt, toplumsal davranış ve değerlerimizin kaybolmadığının altını çizerek, “Göz göze gelmeyi, paylaşmayı, hatta susmayı birlikte yaşayabilmeyi kaybetmek… “Kaybolmadan”ın ruhu da burada yatıyor aslında. Çünkü bazı şeyler bir anda kaybolmuyor. Önce sofralar boşalıyor, sonra sohbetler azalıyor, sonra bağlar inceliyor. Ve biz çoğu zaman fark ettiğimizde zaten biraz geç kalmış oluyoruz” dedi. Sözü Tozluyurt’a bırakıyoruz.
İYİMSERLİĞE İNANAN BİR KALEM
Kitabınızın adından başlamak sanırım yerinde olacak. İçeriği hakkında elbette konuşacağız. Ancak, kaybetmek, kaybolmak eylemleri ilk elden olumsuz çağrışımlar yaptırıyor. Oysa siz iyimserliğiyle öne çıkan bir yazarsınız. Genel çizginizle bu ismin çelişebileceğini düşündünüz mü hiç?
Aslında tam da bu yüzden bu ismi seçtim. Çünkü “kaybolmak” kelimesi bizde hep bir eksilmeyi, bir yitip gitmeyi çağrıştırıyor. Oysa ben kitabın içinde şunu anlatmaya çalışıyorum: Kaybolmak bazen fark etmenin ilk adımıdır. Bir şeyi kaybetmeden onun kıymetini çoğu zaman anlayamıyoruz. Ben iyimserliğe inanan biriyim, evet. Ama iyimserlik, gerçekleri görmezden gelmek değil; onları fark edip yine de umudu seçmektir. “Kaybolmadan” da tam olarak bu yüzden bir uyarı, bir hatırlatma… Henüz geç değil demenin başka bir yolu.
AN ORTADAN KAYBOLUYOR
Önsözden başlayarak hızla kaybolan değerlerimizi ve ortak hafızamızı mesele ediyorsunuz. Her an fotoğrafla, görüntüyle milyonlarca anın mühürlendiği bir çağda yazarın, genel olarak aydının ortak hafıza konusunda gayretinin karşılık bulacağını düşünüyor musunuz?
Bugün gerçekten her şey kayıt altında. Ama ben şuna inanıyorum: Kayıt almak, hatırlamak değildir. Fotoğraflar çoğaldıkça anılar derinleşmiyor; aksine yüzeysel bir hal alıyor. Yazarın, aydının görevi tam da burada başlıyor. Biz sadece olanı belgelemiyoruz; anlamını kurmaya çalışıyoruz. Bir duygunun, bir değerin, bir bakışın izini sürüyoruz. Karşılık bulup bulmamak meselesine gelince… Belki milyonlara ulaşmıyoruz. Ama bir kişinin durup düşünmesine vesile olabiliyorsak, aslında o hafıza zaten yeniden kurulmaya başlamıştır.
ŞİİR: YAZININ KALP ATIŞI
Aslında yazılarınızdaki şiirsel hemen dikkat çekiyor. Daha ilk yazıda, “Kanada’ya ayak bastığımız ilk günlerdi… Göçmen ruhu tuhaf bir şeydir. Bir yanınız valizlerle birlikte yeni bir ülkeye taşınır, diğer yanınız hâlâ eski evinizin ışığını kapatmayı unutmuşçasına geride kalır” satırlarında Kavafis’in “Şehir” şiirini anımsadım. Şiirin yazmanızdaki yardımcı rolü üzerine konuşmak istersem neler söylersiniz?
Benim için şiir, yazının kalp atışı gibi. Düz yazı aklı ikna eder ama şiir kalbi yakalar. Yazarken çoğu zaman bir cümle önce bir his olarak geliyor. O hissi en doğru kelimeyle buluşturma çabası da beni ister istemez şiire yaklaştırıyor. Kavafis’in “Şehir” şiiri gibi metinler de zaten bize şunu hatırlatıyor: İnsan nereye giderse gitsin, kendini de yanında götürür. Belki de bu yüzden yazılarımda şiir, sadece bir süs değil; düşüncenin taşıyıcısı.
İNSAN TAMAMEN GÜÇSÜZ DEĞİL
Yine ilk yazıdaki göç kavramı tartışılmaya değer bir konu. Göçmenlik halleri ve maruz kalma konusu… Yazının sonunda altını çizdiğiniz, “İnsanın değerlerini kaybetmesi, bir ülkeyi değiştirmesiyle değil; kendini unutmaya başlamasıyla olur” sözüyle daha çok bireye yüklenmiş oluyorsunuz diye düşünüyorum. Yazıdaki tutum ve maruz kalma hallerinden sistemi sorumluluktan azade edebilir miyiz?
Göç meselesi çok katmanlı. Elbette sistemin, koşulların, hatta bazen zorunlulukların büyük etkisi var. Bunu yok saymak mümkün değil. Ama ben yazarken şunu özellikle vurgulamak istedim: İnsan her koşulda tamamen güçsüz değildir. Değerlerini korumak, kendini hatırlamak, iç sesini kaybetmemek bireyin de sorumluluğudur. Yani bu bir “ya o ya bu” meselesi değil. Sistem insanı zorlar, evet. Ama insan da kendi iç dünyasını terk ettiğinde asıl kayıp başlar.
TERBİYE VE EMANETİN AĞIRLIĞI
-Babanızla yaşadığınız anlar derslerle dolu. Ancak terbiye olgusunu ele aldığınız yazıda daha çok, “Emanetin ağırlığının bilindiği bir hayat” tamlamasını sanki daha fazla konuşmak gerekiyor. Tabii, bir geçmiş zamandan söz ettiğiniz için ister istemez ben bu bilincin köreldiği bir zamanda olduğumuzu hissediyorum. Bu yazıları yazarken “Ne oldu da buraya vardık? Böyle olduk?” dediğiniz oldu mu?
“Emanetin ağırlığı” benim çocukluğumdan kalan en güçlü duygulardan biri. Bu sadece maddi bir şey değil; bir sözün, bir güvenin, bir değerin de emanet olduğunu bilmek… Bugün belki hızın, tüketimin, bireyselliğin arttığı bir çağdayız. Ama bazen kendime gerçekten soruyorum: Ne oldu da bu kadar hafifledik? Sanırım mesele unutmaktan geçiyor. Değerler bir anda yok olmuyor; yavaş yavaş hatırlanmamaya başlıyor. Bu kitabı yazarken benim de en çok sorduğum soru buydu: “Biz neyi unuttuk?”
EBEVEYN DAVRANIŞLARI
-Çocuk dünyasının öğreticiliği ve karakter oluşumuna dair sözler de okuyorum. Bu yazılarınızın ebeveynler tarafından ne denli dikkate alındığını ve geri bildirimlerini merak ediyorum. Anne-babalar neler söylüyor size?
En çok dokunan geri dönüşler anne-babalardan geliyor. “Biz de böyle büyüdük ama çocuklarımıza aynı şeyi veremiyoruz” diyen çok kişi var. Bir yandan suçluluk, bir yandan çaresizlik hissi… Ama ben bu yazıları bir eleştiri olarak değil, bir davet olarak görüyorum. Çünkü çocuklar hâlâ öğrenmeye açık, hâlâ çok güçlü birer ayna. Ebeveynler de aslında yeniden hatırlamaya hazır. Belki biraz yavaşlamak, biraz daha birlikte olmak… Bazen büyük değişimler çok küçük adımlarla başlıyor.
SOFRA VE BİRLİKTE OLMA HALİ
Sofra olgusuna dair yazınız ayrıca bir önem taşıyor. Sizdeki misafir ağırlama kültürünün temeline iniyorsunuz. Şimdilerde anne-baba ve bir çocuğun olduğu, hadi bilemedin iki çocuğun olduğu ailelerde dört kişinin aynı sofrada buluşamadığını görüyoruz. Kitabın adına da atıfta bulunarak sorayım: Aynı sofrada buluşmayı kaybetmek demek aslında neyi kaybetmektir?
Sofra benim için sadece yemek yenilen bir yer değil; bir arada olmanın en sade, en gerçek hali. Aynı sofrada buluşmayı kaybetmek demek, aslında birbirimizi dinlemeyi kaybetmek demek. Göz göze gelmeyi, paylaşmayı, hatta susmayı birlikte yaşayabilmeyi kaybetmek… “Kaybolmadan”ın ruhu da burada yatıyor aslında. Çünkü bazı şeyler bir anda kaybolmuyor. Önce sofralar boşalıyor, sonra sohbetler azalıyor, sonra bağlar inceliyor. Ve biz çoğu zaman fark ettiğimizde zaten biraz geç kalmış oluyoruz.
Banu Tozluyurt, Kaybolmadan, Nemesis Kitap, s.104, Mart 2026,
Banu Tozluyurt’un çalışmalarına ve yazılarına banunundunyasi.com adlı internet sitesinden de ulaşmak mümkün. Tozluyurt, internet sitesinde kendisi hakkında bölümünde şu sözlere yer veriyor:
“Çok ağlarım çok gülerim, çok sevinirim çok üzülürüm çok uçarım çok düşerim. Her şeyi “çok” ta yaşarım. Kızım, kocam, benim ailem, kocamın ailesi hayatta en kıymetlilerim. Arkadaşlarım ise canım ciğerim…”.
KİTAPTAN
Ve bazen bir çocuk, bir yetişkinin en büyük öğretmeni olur. O gün o ayakkabıdan vazgeçmedim; ama içimdeki bir şeyden vazgeçtim: Kendime bahaneler bulma hâlinden. O günden sonra bir mağazada ne zaman bir ayakkabı görsem, aklıma aynı sahne gelir. Kızımın berrak sesi, mağazanın sessizliğini yaran o küçük ama onurlu çıkışı… Bir insanın karakterini oluşturan şeyleri aslında ne kadar küçük yaşlarda, ne kadar masum anlarda şekillendiğini hatırlatır bana. Kendi kendime her defasında aynı cümleyi söylerim:
“O gün sadece o ayakkabıları değil, doğruluğu da giydim.”