“128 milyar dolar nerede” tartışmasını ne bitirir?

Serkan AKSÜYEK
26 Nisan 2021

“Merkez Bankası rezervlerinden eritilen 128 milyar doların akıbetinin ne olduğu” sorusu, siyasi sonuçları kadar, çok kritik hukuki sonuçları da olacak bir soru.
20 yıla yaklaşan AKP iktidarının en önemli sınav sorusu hatta…
Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan istifasından bugüne, altı aydır ısrarla sorulan bu soruyu ve yarattığı siyasi baskıyı, Hükümetin daha fazla gözden kaçıramayacağı anlaşılmış görünüyor.
Sadece ekonomiyi değil, her T.C. vatandaşını ilgilendiren meseleyi açıklığa kavuşturmak adına; önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli, sonra Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu, daha sonra da Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan açıklamalar yaptılar. En sonunda ise Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan partisinin grup toplantısında konuya açıklık getirmeye çalıştı.

// İLK DUYURAN BÜRÜMCEKCİ

Taksit taksit yapılan, içeriği aşama aşama ve titizlikle genişletilen bu beyanlardan; 2017 yılında TCMB ile dönemin Hazine Müsteşarlığı arasında imzalanan protokole dayanarak, “kamu bankaları aracılığıyla arka kapıdan döviz satma” işleminin yapıldığı nihayet kabul ediliyor.
Bahse konu protokolün, 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte farklı bir Kanun Hükmünde Kararname ile yürürlükten kalktığı, Hazine Müsteşarlığı’nın lağvedilerek, Maliye ve Hazine Bakanlığı kurulduğu da biliniyor.
Yapılan açıklamaları dikkatle izleyen meraklılar için lafı daha fazla uzatmak istemem.
Bence bu tartışmayı kesin anlamda sonlandıracak tek bir seçenek var.
“128 milyar dolar nerede” sorusunu, sanıldığı gibi CHP ya da diğer siyasi partiler değil ortaya çıkarmamıştı. Son derece itibarlı ve bizlerin dikkatle izlediği bir ekonomist olan Haluk Bürümcekçi ortaya çıkarmış ve analizleri ile kamuoyuna duyurmuştu.
Sonrasında, kendisi de eski Merkez Bankası çalışanı olan Ekonomist Uğur Gürses, eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez ve Ekonomist Kerim Rota’nın da aralarında bulunduğu pek çok uzman iktisatçı, yazı ve yorumlarına konu ettiler.

// CANLI YAYINDA BULUŞMALILAR

Hatta Uğur Gürses 2019 yılı Nisan ayında Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’ya canlı yayında bu soruları sormuş, Başkan’ın herkese şaşkınlık veren suskunluğu kameralara yansımıştı.
Ki o aylarda eritilen döviz, bugünle kıyaslanmayacak ölçüde azdı.
Şimdi…
Konuyu siyaset sofrasının mezesi yapmanın, özünden uzaklaştıran bir etki yarattığı görülüyor.
“128 Milyar Dolar nerede” sorusu, “teknik bir ekonomi sorusu” olduğuna göre, arka kapıdan döviz satışını ilk ortaya çıkaran, yukarıda adlarını andığım ekonomistler ile Lütfi Elvan, Şahap Kavcıoğlu ve Nurettin Canikli üçlüsü bir canlı yayında buluşmalı.
Bu yoksul milletin dövizinin hangi amaçlar güdülerek kimlere hangi fiyattan satıldığını, bugün –Allah korusun- bir savaşa girsek, ihtiyaç duyacağımız dövizi nereden bulacağımızı, vatandaşın neden kendi parasına değil de ABD Doları’na ya da Euro’ya güvendiğini tüm detayları ile öğrenelim.
Hatta 2017 yılında imzalandığı söylenen protokolün imzacıları, dönemin Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya da mutlaka konuşmalı.

// “AÇIK VE NET” DEĞİL!

Bugüne kadar yapılan canlı yayınlara katılan gazeteci dostlarımızın; kusura bakmasınlar ama Canikli, Elvan ve Kavcıoğlu’na sade suya tirit sorular sorduklarını üzülerek gözlemledik.
Örnek mi?
Son olarak, Nurettin Canikli’nin katıldığı ve Habertürk TV’de yayınlanan “Açık ve Net” adlı program… Yapımcı Kübra Par, programa konuk olarak Habertürk.com Yayın Yönetmeni Yavuz Barlas ve Sabah Gazetesi Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu’nu davet ediyor.
Konukların Canikli’yi sıkıştırmayacak isimler arasından özenle seçildiği hemen belli oluyor.
Soru sormaktan ziyade Canikli’nin açıklamalarını destekleyen ifadeleri sürekli tekrarlayan Müderrisoğlu, konunun can alıcı noktalarına değinilmemesi için tüm maharetini sergiliyor.
Ne Kübra Par ne de konukları, konunun teknik uzmanı gazeteciler değil.
Hâl böyle olunca, uykumuzdan feragat edip ekran başında oturmamız bir anlam ifade etmiyor.
AKP yönetiminin, bu can yakıcı soruların çok ağır siyasi ve hukuki sonuçları olacağını bilmesi gerekiyor. Türk basınında son kırıntıları kalan gazetecilik refleksleri, “128 Milyar Dolar nerede” tartışmasını bitirecek altın vuruşu yapmalı.
Aksi halde TV ekranlarından yapılan konuşmalar, laf kıtlığında asma budamaktan gayrı bir anlam ifade etmiyor.

 

NECDET ÜRUĞ, İLK BÜYÜK KUMPASIN MAĞDURUYDU

Necdet Ürüğ, Türkiye Cumhuriyeti’nin 19’uncu Genelkurmay Başkanı’ydı.
Geçen hafta 100 yaşında vefat eden Üruğ’un ölüm haberi, gazete ve TV’lerin haber bültenlerinde pek fazla yer bulmadı.
Yer verenler de 12 Eylül’e atıfta bulunarak, Üruğ’a hak etmediği cümleler kurmakla yetindi.
Necdet Üruğ, yakın siyasi tarih okumalarımda çok ilgimi çeken kumpaslardan biri olan “1’inci MİT Raporu”nda, bini bin para olan yalanlarla itham edilmişti.
Hem de devletin en önemli kurumlarından MİT’in üst yöneticisi olan Mehmet Eymür tarafından!
Kenan Evren’den sonra adı Cumhurbaşkanlığı için geçen Necdet Üruğ, itibar cellatlarının saldırısına uğramıştı. Neyse ki siyasetçilerin oyuncağı olarak meslek hayatını yiyip tüketen Mehmet Eymür’ün, yalanlarına ne mensubu olduğu teşkilat ne Cumhurbaşkanı Evren ne de Türk kamuoyu inanmıştı.
(Mehmet Eymür ile ilgili daha kapsamlı bilgi sahibi olmak isteyen okurlar için Talat Turhan ve Orhan Gökdemir tarafından kaleme alınan “Mehmet Eymür – Ziverbey’den Susurluk’a Bir MİT’çinin Portresi” kitabını öneririm.)
MİT raporu sayesinde, hem Özal’ın hem Evren’in rakibi olan Üruğ bertaraf edilmişti. Elbette bundan ABD de memnundu. Zira Üruğ, 7 Kasım 1986’da Ankara’ya gelen ABD Savunma Bakanı William Taft’ı “randevusu yok” diye kapıdan çevirecek kadar ABD’ye mesafeli idi. O yıllarda serpilmeye başlayan PKK terörünü ABD’nin desteklediğini biliyordu.
Emekli Orgeneral Necdet Üruğ, 1983-1987 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapmıştı. TSK içinde çok sevilen, keskin Atatürkçü görüşleri, ABD’ye olan mesafeli duruşu ve yüksek entelektüel birikimi ile tanınan bir komutandı.
O dönemde TSK’da General ve Amiral rütbesinde görev alan ve yakından tanıdığım pek çok komutandan, Üruğ’un kişiliği ve yaklaşımları ile ilgili tek bir kötü söz duymadım.
12 Eylül darbesi sonrasında önce Devlet Başkanı sonrasında Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren’in de Üruğ ile fazla samimiyet kurmaktan özenle kaçındığı da dönemin komutanlarının tanıklıkları arasındaydı.
ABD ile el ele vererek agresif bir Ortadoğu politikası düşleyen Başbakan Turgut Özal ile de anlaşamayan Necdet Üruğ, 1987 Haziran ayında emekliliğini isteyerek köşesine çekildi, yaklaşık 35 yıl boyunca hiçbir siyasi tartışmanın tarafı olmamaya özen gösterdi.

// CENAZEDEKİ ORGENERAL

Necdet Üruğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminden çok, 12 Eylül öncesindeki İstanbul 1’inci Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı dönemi merak konusuydu.
O dönemin en kudretli paşalarından biri olan Üruğ ile Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan’ın cenazesinde tanışma imkânı bulmuştum.
28 Temmuz 2017 günü Talat amcanın sevenleri olarak Kuzguncuk Camisi’nde toplaşmış, son yolculuğuna eşlik etmeye hazırlanıyorduk.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne şerefle hizmet etmiş, okullarını derecelerle bitirmiş Talat Turhan’a eski silah arkadaşlarının hak ettiği vefayı gösterip göstermeyeceklerinden emin değildik.
TSK o vefayı göstermedi.
Bir mensubu hariç.
Cenaze namazından yarım saat önce, caminin önünde gösterişsiz bir araç durdu, ön koltukta oturan sivil giyimli bir genç inerek otomobilin arka kapısını usulca açtı.
Önce bir baston göründü, sonrasında kısa boylu ve yaşı epeyce ilerlemiş biri, kapıyı açan gencin koluna girerek ağır ağır yaklaşmaya başladı.
Turhan’ın cenazesine, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinde görev yapmış komutanlar arasından katılan tek kişi 96 yaşındaki Necdet Üruğ’du.

// ÜRUĞ’UN GÖĞSÜNDEKİ RESİM

Caminin girişine getirilen iskemleye oturdu, bastonuna zorlukla dayanarak cenaze namazını beklemeye başladı.
Köşe haberimde yer alan ve vefatından sonra tüm basın kuruluşlarında yer alan o meşhur resim, işte o cenazede çekilmişti. Dikkatli bakanlar, Üruğ’un göğsünde Talat Turhan’ın resmini göreceklerdir.
Cumhuriyet tarihinin en sıkıntılı dönemlerine birinci elden tanıklık eden Orgeneral Necdet Üruğ, emeklilik yıllarında anılarını yazmadı, konuşmadı, 80’li yıllarda bazı emekli generallerde sık görülen büyük şirketlerin yönetim kurullarında yer alma ihtiyacı hissetmedi.
Emeklilik döneminde devletin kendisine sağladığı mütevazı lojmanda sade ve sessiz bir şekilde ömrünün son yıllarını geçirdi…
Kendisine Allah’tan rahmet, ailesi ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

 

RUHSAR HANIM’A KIZALIM DA TİM’E TEK LAF ETMEYELİM Mİ?

Ruhsar Pekcan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk Ticaret Bakanı olarak üç yıla yakın süre görev yaptı. Siyasi tartışma ve gerginliklerin uzağında durmaya özen gösteren Ruhsar Hanım, normal bir ülkede bir Bakanın asla tevessül etmeyeceği, ettiği takdirde utancından burnunu pencereden dışarı çıkaramayacağı bir vasatlığın baş aktörü oldu.
Eşinin sahibi olduğu Nanoksia Biyoteknoloji adlı şirketin Ticaret Bakanlığı’na 507 bin TL’lik dezenfektan satışı yaptığı gazetelerde ortaya çıktı. Önce iddialara sessiz kalan Ruhsar Hanım, daha sonra doğruladı ve “piyasa fiyatının çok altında bir satış yapıldığı”nı açıkladı. Bu açıklamanın mürekkebi kurumadan, alınan malzemelerin piyasa fiyatının üzerinde olduğu ortaya çıktı. Ve görevden alınması zaten an meselesi olan Bakan, bir kararname ile siyasi tarihteki yerini aldı.
Bu tartışmalarda gözden kaçan bir şey daha vardı.
Pekcan ve eşinin ortağı olduğu Karon Mühendislik ve Nanoksia şirketleri, sadece Ticaret Bakanlığı’na değil, Bakanlık bünyesindeki Türkiye İhracatçılar Meclisi’ne (TİM) de dezenfektan satışı yapmıştı. Milyonlarca TL seviyesindeki bu satışların e-faturaları basında çarşaf çarşaf yayınlandı.

// TİM YÖNETİMİ HABERSİZ Mİ?

Yarı kamu kuruluşu niteliğinde olan TİM, Türk ihracatçılarının temsilcisi konumunda olan ve ülkemizi International Trade Center’da (ITC) temsil eden bir kuruluş…
Yurt dışında kamu ve özel sektör kurumlarının üzerine titrediklerini etik kurallara ve ahlaki değerlere olan bağlılığı hepimizden daha iyi TİM’in ve yöneticilerinin bilmesi gerekiyor.
TİM’in yöneticileri, adı geçen şirketlerden dezenfektan alırken, sahiplerinin kim olduklarını bilmiyor muydu?
Var mı acaba böyle bir olasılık?
Bu konuda TİM Başkanı Sayın İsmail Gülle’den bir açıklama beklemek hakkımız olsa gerek.
Son sözümüz ise Ruhsar Hanıma…
Ülkemizin dış ticaretini yönettiniz, ihracat pazarlarımızdaki siyaset-ticaret ilişkilerini defalarca yerinde gözlemlediniz.
Yaptığınız bu ucuz ve vasat davranışı, hangi ticaret partnerlerimizde gördünüz, merak ediyoruz.
Hem kendinize yazık ettiniz hem de ülkemizin geleceğinden umutlu olmak isteyen biz yurttaşlara…

 

ÇERNOBİL FELAKETİNDE ÇAY İÇEN BAKANIN TEPKİSİ NE KADAR DA TANIDIK!

Tam 35 yıl önce bugündü…
Dünyanın en büyük nükleer santral kazalarının başında gelen Çernobil felaketi, 26 Nisan 1986 günü yaşanmıştı.
Etkileri hâlâ süren bu felaket, dünyanın nükleer enerjiyi daha derinlemesine sorguladığı bir milattı. Ukrayna’nın Belarus sınırına yakın bir yerde konumlanan Çernobil, Sovyet döneminde inşa edilen ve dünyanın en berbat teknolojisine sahip santraller arasındaydı.
Patlama ile ortaya çıkan radyasyon bulutu, kuzey yönlü rüzgârlar ile özellikle bizim Karadeniz Bölgesi’ni etkiledi, nesiller boyu süren sağlık sorunlarına yol açtı.
İktidardaki Turgut Özal hükümeti, vatandaşı sakinleştirmek adına olmadık işler yapıyordu. Sanayi Bakanı Cahit Aral, kameraların önüne geçiyor, din sömürüsünü alabildiğine kullanıyor, saçmalamada sınır tanımıyordu.
35 yıl önce iletişim olanakları bugünle kıyaslanmayacak ölçüde geriydi. Vatandaşların haber kaynakları tek kanallı TRT ve gazetelerden ibaretti.
Aral’a göre “Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsiz” idi. Türkiye’nin turizmine ve ticaretine darbe vurmak isteyenler bu soruları soruyorlardı.
“Türk çayına radyasyon bulaştı” paniğini yatıştırmak için kameraların önünde sırıtkan bir ifade ile çay yudumlayan Bakan Bey; nükleer enerji uzmanı değildi elbette.
Bilim insanlarının sesi kısıldığı için meydan Makine Mühendisi iş adamı Cahit Aral’a kalmıştı.
Ne de olsa her konuda bilgi ve görgü sahibi idi Sayın Bakanımız…
Bugünlerimize ne kadar da tanıdık geliyor değil mi?
35 yılda kaç arpa boyu ilerlediğimizi varın siz düşünün…

 

UMUDUNU ÖNCE ALLAH’A SONRA İNGİLİZ’E BAĞLAYAN HAİN!

Mersin’in Çamlıyayla İlçe Milli Eğitim Müdürü, Ülkü Ocakları’nın tarafından Mustafa Kemal Atatürk’ün baş yapıtı Nutuk’un okullarda dağıtılmasını talebini sakıncalı bulmuş.
Müdürün bu kararı tek başına vermediğine, izin aldıklarının ise “Bir olta atalım, bakalım ne tepki gelecek” kafasında olduklarına bahse girerim.
Artık alıştığımız ve güldüğümüz zekâ (!) örneği çıkışlar bunlar.
Okumayı sevmeyen bir milletin, yaklaşık bir asır sonra hâlâ Vahdettin’in hain olup olmadığını tartışmasıdır asıl trajik olan.
Cehaletin kutsandığının resmi ilanıdır bu…
Bu köşede defalarca bu konulara eğiliyoruz.
Tek bir yurttaşımızı doğru bilgilendirsek, kazanç hanemize yazacağız mutluluğumuzu.
Bakınız…
Tarih 9 Mart 1919…

// “ÖNCE ALLAH’A SONRA SİZE…”

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı sonrasında yenilip Mondros Mütarekesi’ni imzalamasının ardından işgal güçleri planlarını çoktan uygulamaya koymuşlardı. Büyük bir umutsuzluk ve moral çöküntüsü içindeki halk çaresizdi. Son padişah Vahdettin’in kafasında ise İngilizlere sığınmak dışında bir seçenek yoktu. 4 Mart 1919’da göreve getirdiği Sadrazam Damat Ferit’in ilk icraatı, 9 Mart 1919 günü İngiltere Yüksek Komiser Vekili Richard Webb’e yaptığı ziyaret olmuştu. Ferit, İngiliz komisere “Ben ve padişahımız ümidimizi önce Allah’a sonra İngiltere’ye bağladık” diyordu.
Aynı hain Ferit, 21 gün sonra, 30 Mart 1919’da bu kez İngiltere Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’u ziyaret edecek, padişahla birlikte İngiltere mandasını istediği projeyi sunacak ve şu konuşmayı yapmakta zerre kadar utanmayacaktı:
“Padişahımız Vahdettin’in takip ettiği gaye, Osmanlı Hükümeti’ni İngiltere Devleti’ne mutlak bir teslimiyetle bağlamaktır”
Şimdi galiba daha iyi anlaşılıyor karın ağrısının sebebi.
Bu hainler bir daha Türk devletinin başına musallat olmasın, bunları yetiştiren okullar aklın ve bilimin rehberliğini kabul etsin, genç Türkiye Cumhuriyeti emperyalist ülkelerinin eteklerinin altına sığınmasın, uluslar ailesinin şerefli bir üyesi olsun diye yapıldı o devrimler…
Ve o devrimlerin neden, nasıl ve hangi şartlarda yapıldığını anlatan en önemli eserdir Nutuk!
Şimdi mesele anlaşıldı sanıyorum…

 

HAFTANIN SÖZÜ

Yalnız bilmek yetmez, uygulamak da gerek; yalnız istemek yetmez, yapmak da gerek.
Goethe

Ege Adaları ve Pisagor’un adalet bardağı!

bu-sgk-benim-emekli-maasimi-odeyebilir-mi

Rapor parası ödeme esasları değişti