Şangri – La ve Muhsin Ertuğrul’un mektubu

Amerika Birleşik Devletleri’nin, Avrupa’da başlayan, Kuzey Afrika ve Asya’ya doğru ilerleyen 2. Dünya Savaşı’yla direk ilgisi, aslında, 7 Aralık 1941 günü Hawaii Adası’ndaki donanmasının Japon uçakları tarafından vurulmasıyla başladı dersek yanlış bir tanımlama yapmış olmayız. Bu saldırı savaş tarihine “Pearl Harbour Saldırısı”adıyla kayıtlandı. 11 Aralık 1941 tarihinde Almanya ve İtalya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan etmesi ve 16 Ocak 1944’te Amerikalı General Eisenhower’ın Avrupa’daki Müttefik Kuvvetler Başkomutanlığı’na atanması kıta Amerikasının, 2. Dünya Savaşı’yla direk ilgili kısımları gibi görünüyor. Oysaki bu iş bu kadar basit değildir.

1934 yılında; dünyanın henüz sakin ve kavgasız günlerinde, James Hilton adlı bir yazar “Kaybolmuş Ufuk” adlı bir kitap yazar. Bu kitapta bütün insanlığın mutlu ve rahat yaşayacağı, cennet gibi bir ülkeden söz eder. Bu hayali ülkeye de “Şangri-La” adını verir. Bu ülkede dünyanın bütün kötülüklerinden, ahlâksızlıklarından, ıstıraplarından ve cinayetlerinden kaçmış huzurlu insanlar yaşarmış. Burası sanatçıların ve tüm aydınların ilham alacağı kadar güzel bir ülkeymiş.

Savaş yıllarında Nazilerin faşizminden kaçan birçok aydın, yazar, bilim adamı Amerika’ya sığınmıştır. İşte buna dayanarak Şangri-La adıyla anılan bu cennet ülke Amerika, sanatçılar içinde bu yer Hollywood olarak kabul görmüştür o günlerde. Çünkü; “Tahmini olarak bir gelişkin ülkenin yüzde beşini oluşturan aydınlar ve sanatçılar, Hollywood’un yüzde yüzünü oluşturur” havası son derece egemen bir görüştür.

2. Dünya Savaşı’nda Hollywood direk bombardıman altında kalmadı. Amerika’nın bir karışı bile işgal edilmedi. Kıta üzerinde fiili bir savaş yaşanmadı ama savaşın rüzgârı orada da sert esti. Hollywood’taki sanatçılar olası bir hava saldırısına karşı her zaman bir tatbikat halindedirler. Geceleri karartma yapılmakta ve artık sembol olmuş “Warner Bross Brother’s”ın projektörleri göğü lazer gibi aydınlatan ışıklarını yakmamaktadır. Hollywood geceleri simsiyahtır.

Kayıtlanacak şu ya da bu tiyatro ya da sinema filminden çok genel atmosferi anlatmak daha doğru bir şey olacak bence… Örneğin savaş yıllarındaki tiyatro hareketi çok ve çeşitlidir; çünkü dünyanın savaş zulmünden kaçmış binlerce sanatçısı Amerika’da sahneye çıkmış, gerek sanatçı sorumluluğu ve göreviyle ve gerekse propaganda yapmak için binlerce kez tiyatro ve sinema üzerinden sanat üretmişlerdir. (Bertolt Brecht gibi, Louis Jouvet gibi…) Amerika bir çeşit Şangri-La olmuştur sanatçılar için. Sonraki dönemin atmosferi gereği, insani değerler (örneğin kadının zarafeti, örneğin askerlik gibi sevimsiz bir mesleğin bile faşizm karşısında yüceltilmesi) değişmez temalar olmuş, ünlü oyuncular (kadınlar bile) asker üniformalarıyla fotoğraf çektirerek, bir çeşit, faşizme karşı direniş daveti yapmışlardır kamuoyuna… 

Örneğin kadınlar son derece şık olmak için çabalamış, savaş sanayinde pek de yer bulamayan kozmetik ve ince kadın çorabı üretilmemesine karşın, tebeşir şeklindeki kömürlerden bacaklarının arkasına çizgiler çekerek, sanki ince çorap giymişçesine öz güzelliklerini sürdürmeye çabalamışlardır. Her neyse ne, anlatacak binlerce dramatik ayrıntı vardır kuşkusuz, ancak şu kadarını söylemek, artık yorulduğunu tahmin ettiğim okuyucu için aydınlatıcı olacaktır: Her ne kadar her şey kısıtlı olanaklarla yapılsa da, faşizm karşısında direnen insanlar daha yeşil ve daha üretken olmuşlardır. Çünkü faşizm ölüm getirir, oysaki aslolan hayattır. Hayat güzeldir.

Biraz da o günler içinde ülkemizdeki tiyatro hareketine göz atarak yazımızı bitirelim.

TÜRKİYE’DE SAVAŞ RÜZGÂRLARI

Birinci Dünya Savaşı’nın yarım bıraktığı Darülbedayi girişimi, ardından Cumhuriyetin ilanıyla yeni bir devletin ortaya çıkışı, yanı sıra birçok tiyatral yenilikler de getirmiştir. Bunlar için uzun ve bağımsız bir tez hazırlamak her zaman düşlediğim bir şey olarak bende kalsın, çok merak edenler için dağınık da olsa epey bir kitap ve yazı yazılmıştır deyip, bir küçük özet yaparak anlatmayı sürdürelim.

1925 yılından itibaren yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojisi (1925 yılı, Takrir-i Sükûn Yasası adına işaretlenmiştir. HF) kendi görüşlerini yaymak için bir dizi sanatsal yönlendirmede bulunmuştur. Örneğin darmadağın tiyatro hareketini bir araya getirmek için devletin kurduğu bir tiyatro fikri bu günlerde ortaya atılmıştır ilk kez. Sonra yerli sanat eserleri ve en zor yazı ve uygulama alanı olan yerli tiyatro girişimlerine en çok bu tarihten sonra rastlıyoruz. Elbette burada Mustafa Kemal Atatürk’ün sanatın gücüne duyduğu hayranlığın etkisi büyüktür. Peki, ne yaptı Mustafa Kemal bunun için? Örneğin yüz senedir uyarlama geleneğine bağlı yazı sanatımız için hikâyeler, yerli oyunlar üreten bir anlayışı destekledi. “Bayönder”,  “Taşbebek”,  “Akın” bugünlerin ürünleridir. Ama sadece önayak olmakla yetinmemiş, okuduğu bazı metinlerin kenarına, direk el yazısıyla dramaturgi notları almıştır. Bu, tarihte pek de görebileceğimiz,alışık olduğumuz bir şey olmadığından, şimdilerde biricik sanatımızı kendi ruhlarının karanlık çamuruna bulamak isteyenleri gördükçe gözlerime yaş yürüdüğünü söylemek isterim.

Aynı dönemde, şu an bile gücünün yeterince anlaşıldığına emin olmadığım, “mesleki uzmanlık” için “prometyuslar” diye anılan bir gurup genç seçilmiş, işinin uzmanlığına ikna olduğu başka ülkelere eğitime gönderen de yine Mustafa Kemal’dir. (Örneğin bu prometyuslardan olan Cahit Sıtkı, tam da bombardıman sırasında bisikletle Fransa’dan kaçmıştır. Ya da arkeolojideki gururumuz Ekrem Akurgal bu prometyuslardan biridir. )

Biz tiyatroya dönelim. 1935 yılında Sovyetler Birliği’ne giden Muhsin Ertuğrul orada izlediği çocuk tiyatrolarını ilk kez ülkemizde de örgütlü bir güce dönüştürmek için girişimlerde bulunmuştur. Burada amaç bir kürsü olarak çocuk tiyatrolarını uygulamaktan çok, yarının kaliteli seyircisini yaratmak üzere, çocuk tiyatrosunun önemi üzerine dikkat çekilmiş olmasıdır. Yine aynı dönemde tohumları atılan Köy Enstitüleri’nin uygulama temelli eğitim anlayışı, ders içeriğine; okuma ve tiyatro gibi sanata dair yatırımları alınca; %86 oranında okuma yazma bilmeyen Türk insanının kaderi değişmeye başlamıştır. 1937 yılında (Hitler’in iyiden iyiye palazlandığı yıllar) başlatılan bu proje 17 Nisan 1940 yılında resmen uygulanmaya başladığındaysa Nazi yanlısı aydınlar tarafından topa tutulmuştur önceleri. (Örneğin Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin yükselen milliyetçilik meyli ve Nazi hayranlığı yüzünden kendisiyle, “Yunus Nazi” diye alay edilmiştir.) Atatürk’ün, çok genç yaşta ölen, ilerici Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, ardından Saffet Arıkan ve Hasan Âli Yücel’in elindeki bu yok zamanların, çorak toprakların mucize ürünü Köy Enstitüleri, başına geçen İsmail Hakkı Tonguç’un cesur ve çalışmaktan asla yorulmayan kafası ve ellerinde bozkırda bir çiçek gibi açılmaya başlar. Bizi etkileyen kısmıysa şudur. Birincisi; kendisi de bir felsefe öğretmeni olan Hasan Âli Yücel’in 500 temel dünya klasiğini Köy Enstitüleri’nde “okuma saati ” adıyla müfredata koydurması ve her öğrencinin yılda en az 24 kitap okumasını şart etmesi, karanlığın çirkin yüzünü parçalayan bir aydınlık pençe olarak eğitim tarihimize geçmesi… İkincisiyse; her enstitüde derslerden bağımsız olarak tiyatro çalışmaları yapılması, yüzyıllık kirli esaretimizin paslı zincirlerini parça parça etmeye yettiğini, yettiğini ve arttığını görmüş olmamız… Bu köylü çocukların Sofokles’in “Oidipus”unu ya da Gogol’ün “Müffettiş” ini oynadığını bilmek, bugün bile kalbimdeki kuş sürüsünün aynı anda kanat kanada çarparak uçuşmasına yetiyor. Şimdiki ne idüğü belirsiz, kalitesinden asla emin olmadığımız, işbirlikçi repertuvarlar nerede, o dönemin aydınlık ve ilerici repertuvarları nerede?

Hassas olduğum bir konu olan Köy Enstitüleri’nde tiyatro hareketini başka bir tez konusu olarak selamlayalım ve biz dönemi içinde son derece iddialı olduğunu düşündüğümüz bir çeşit mektuptan söz edelim. Mektup, “Yeni Çağın Şenlik Katarları” başlığıyla ve Muhsin Ertuğrul imzasıyla yayınlanmış. Dönemin ünlü dergilerinden Perde ve Sahne’nin Haziran 1943 tarihli 2. sayısının 3. sayfasında… Mektubun muhatabı dönemin tek partisi CHP’nin Genel Sekreteri olan Memduh Şevket Esendal’dır.

(MEMDUH ŞEVKET ESENDAL KİMDİR? 1883-1952 yılları arasında yaşamış, edebiyatçı ve siyaset adamı olan Esendal daha çok 1930-32 yıllarında yaptığı Elazığ, 1938’den sonra Bilecik Milletvekilliği ve 1932-38 yılları arasındaki Kabil ve Moskova Büyükelçiliğiyle tanınan bir siyasetçidir. 1941’de getirildiği CHP Genel Sekreterlik görevini 1945’e kadar sürdürmüştür… En ünlü romanı “Ayaşlı ve Kiracıları ”yla “Vassaf Bey” dir. “Otlakçı” ve “Mendil Altında” adıyla topladığı birçok küçük hikâyesiyle de tanınır. )

Mektup; Temmuz 1943’te toplanacak CHP Parti Kurultayı’nın öncesinde ve Kurultay’da gündem olmak isteyen tüm tiyatro adamları adına kaleme alınmıştır. Şimdi ben susup çekileyim de bugün (-belki de o dönemdekinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz-) bu muhteşem mektubun kalemi Muhsin Ertuğrul Hocamız konuşsun.

“… Dileğim şu: parti önayak olsun da yurttaki bütün bağsız sanatçıları bir araya toplayarak, önce bir iş ve ülkü birliği kurarak, çalışmalarını bir düzene sokarak, şimdi uyuşuk duran güçlerini kamçılayıp şahlandırarak, çizilmiş düzgün bir programla Anadolu’nun dört bucağına tiyatro kurumları ulaştırsın.

Bu istek birden bire çok dallı budaklı görünür ama incelenince öyle göz korkutacak büyük bir iş, hele yürümeyecek dört köşe tekerlek gibi bir şey değildir. Hemen şunu söyleyeyim ki; bu yalnız parayla olmaz. Bu yalnız teşkilatla da olmaz. Bu yalnız propaganda için olmaz. Bu yalnız tek yönlü düşünceyle de olmaz. Yapılacak iş aşağı yukarı şu: günün birinde Yahşihan’da bir tren duracak. Bu trenin bir vagonu tiyatrocularla doludur... Bir vagonunda kitaplar, sinema gösterme makineleri ve kültür filmleri vardır, bunların arasında bir doktor ve küçük bir eczane, bir konferansçı bulunur. Ama sakın bu konferansçı yalnız salçasız, koyu (vatan edebiyatı) yapan tıkız sözlü olmamalı. Daha araya kimler katılmaz ki…

Tiyatrocular kasabada uygun bir yer varsa orada, yoksa hemen yük vagonundan çıkaracakları hazırlanmış tahtalarla bir yer kuracaklar ve o kasabada iki üç gece kalarak oyunlar verecekler, bu arada konferansçı uyandıracak sözler söyleyecek, doktor oradaki hastalıkları sorup araştıracak, böylelikle bu yeni çağın şenlik ve aydınlık katarı o kasabada işini gördükten sonra kalkıp başka şehre veya kasabaya doğru yola düzülecek.

Oynanacak şeyler nasıl olmalı? (*Bu paragrafı elimde olsa bir kâğıda değil bir mermere kazıya kazıya yazıp, Ankara’nın en gereksiz kalabalığının yaşadığı bir bölgesine asmak isterdim. HF) Oynanacak şeyler nasıl olmalı? Partinin koltuğunun altına sığınınca bu işi hemen koyu propaganda piyesleriyle tıkızlaştırmak, yenmesi yutulması angarya gibi ağır eserlerle doldurmak düşüncesi öne sürülür. Biz propagandayı bu anlamda almıyoruz. Biz tiyatronun öz kendisini bir ince sanat ve kültür işi ve toplu yaşayışın alfabesi olarak alıyoruz.

Eğer tiyatro, can sıkıntısından meyhaneye tıkılacak ve rakı şişesine sarılacak yurttaşları, yalnız eğlendirmek için dahi olsa, başka bir çatı altında toplar ve akşamcılık saatinde onlara rakıyı unutturur, aratmazsa bu bile başlı başına bir kazançtır, kaldı ki oynanacak piyeslerin içinde, tıpkı bir likörün içindeki ispirto kadar az fikir bulunsa yeter. Kütlenin gündelik işlerinden gerilen sinirlerini gevşetmek ve onları eğlendirmek, meyhanede oturup içmekten, kahvede kumar oynamaktan alıkoymak. Bu az iş midir?Bunu küçümseyip bir de ağdalı haplarla yenir yutulur yeri olmayan piyesler sunmaya kalkılırsa doğru olmaz.

Hepimiz biliriz ki her gün ağır işlerden yorulan kimseler, tiyatroda kapalı perdenin önünde oturunca bekledikleri ve istedikleri biricik şey, biraz sonra açılacak perde kendilerini dünyanın üzüntülü çevresinden büsbütün başka bir ülkeye götürecek, orada tatlı tatlı birkaç saat yaşatacak. Tiyatro işte bu herkesin umduğunu verirken, belli etmeden ruhları yükseltecek, iyi ile kötüyü ayırt ettirecek, doğruya inançlarını destekleyecek, güçlerini güvenlerini arttıracak, iyi yaşama bilgisini ve isteğini aşılayacak yollardan yürür. Anadolu’ya götüreceğimiz tiyatro büyük şehirlerin anlamında tiyatro değildir. Oraya gereken tiyatro, içinde her şey bulunan çeşitli, karışık halk tiyatrosudur. Sazı, sözü, türküsü, ezgisi, hokkabazı, cambazı, perendebazı, karagözü, kuklası, bir kelimeyle çeşitli halk eğlencesi.

Bu iş kurulurken tek yönlü düşünceler olmamalı demiştim. Bunlardan biri, yalnız işsiz sanatçılara iş bulmak… yalnız bu düşünceyle girişilirse işin değeri, sanat bakımından önemi kaybolur. Hâlbuki asıl bu sanat değerini her şeyden yüce tutmalıdır. Bugün dağınık, şurada burada dolaşan sanatları bir araya topladıktan sonra birkaç küme kurmalı, bunları sıkı çalıştırmalı, dekorlarını, eşyalarını, her şeylerini, sanat değeri yüksek çapta hazırlamalı, öyle yola çıkmalı.Bu iş kolay mıdır?Tiyatrocu arkadaşlarım bu işi yorgunluğunu büyümseyerek belki düşünceme ortak olmayacaklardır. Fakat her iş gibi tiyatronun da yaşama hakkını, anlamını, ödevini göz önüne getirirsek, tiyatroculuğun da memleket bakımından yüksek bir ülküsü olması gerektir.

(Arkadaş, yurdun yükselişi gelişmesi, ilerlemesi, uyanması için ne yaptın ve ne yapıyorsun?)

Herkese teker teker, her kuruma, her topluluğa, her birliğe ayrı ayrı bu sorgu sorulunca alınacak karşılık inandırıcı olmalıdır.Bence yurtta bu sorgudan kaçınacak durumda hiçbir kimse, hiçbir kurum yoktur. Aslına bakarsak, bu ekmek kıtlığında, bütün varlığımızın anlamı bu noktaya varır. Ne kişilerin, ne kurumların, topluluktan silkinip sıyrılarak başlı başına bir çalışma ve yaşama ülküsü gütmeleri bu zamanda, hele bizim gibi halkla sıkı fıkı bağlı tiyatromuz alanında hiç olamaz. Toprağımızda yaşayanların ilerlemesi en büyük ülkü olunca herkes bu yol üzerinde yürümek zorundadır. Bu yolda yürüyenlerin gördükleri çeşitli işler arasında değer farkı yoktur. Er olup sınırda nöbet beklemekle, köylü olup tarlada çift sürmekle, işçi olup fabrikada çalışmakla, memur olup masada iş görmekle, aktör olup sahnede kütleye sesini duyurmak arasında hiç fark yoktur. Bunların hepsi topluluğun hayrına birer ödevdir. Her ödev de güç olduğu kadar kutsaldır.

Tiyatro sanatçıları ateşli kimselerdir, onlara büyüklüğü anlatılan her güç iş çabuk benimsettirilir, onların bu işe dört elle sarılacaklarına inancım var. Eğer Hellenlerin bundan 2500 yıl önce Thespis arabalarıyla yaptıkları bu iş, bugün yeni çağa göre düzene sokulursa, çok geçmez bu kültür katarları yurdun her köşesinde sabırsızlıkla beklenen biricik hava değiştirici, neşe ve şenlik getirici kuvvet kaynağı olur.

Şimdi bir külçe gibi boşu boşuna duran birçok kuvvetleri harekete geçirmek için partinin bu işi benimsemesi yeter. Parti isterse birkaç aya kalmaz yurdun doğusuna, batısına, güneyine, kuzeyine böyle ışık, kuvvet, inanç, neşe, sağlık götürecek dört katar kaldırır.

Bu iş nasıl başarılır?Herhalde komisyonla, encümenle, heyetle değil. Bütün varlığını bu işe koyacak, bilgili, ülkülü, tecrübeli, çetin engelleri yenecek güçte, ateşli, çelik, istekli bir tek adamla…”

Ufff, bu nasıl sesleniştir Muhsin Hocam? Bu nasıl bir sesleniştir ki, bugün bile -80 yıl sonra- sesin içindeki inanç kulaklarımızda yankılanıyor. Ve ne acıdır ki seni, bu yazının yazıldığı şehirde, öldüğün 1979 yılından beri hasret ve sevgiyle anıyoruz. Tanrı işbirliğinden, yılandan korkar gibi korkan, inanmış tiyatro adamlarını çoğaltsın inşallah… Âmin.

Evet, geldik yazımızın sonuna. Ben bu yazıyı yazdım; çünkü içimde nedenini bildiğim feci bir sızı var. Ülke tiyatrosunun, bir yandan satılmış, tiyatro adamı kılığındaki hainlerce, bir yandan resmi ideolojinin dayatma, korkutma ve içini boşaltma taktikleriyle esir alınmaya, özündeki vahşi karşı duruşun evcilleştirilmeye ve etkisizleştirilmeye çalışıldığına inanıyorum. İhtiyacın doğurduğu biricik sanatımızın özüne, devlet ve devletin satın aldığı sözüm ona meslektaşlarımızca zehir salınmaktadır.

Dünya tarihine kara bir leke gibi yapışan Nazi faşizmi ve yavrusu İtalya, İspanya, Bulgaristan faşizmlerine ince bir selam çakarak, bu yok edici ve yaşamın düşmanı sistemlerin en çok korktuğu şeyi, kültürü nasıl denetim altına almaya çalıştıklarını incelemeye çalıştık. Bilmem bana geldiği gibi, size de çok çok tanıdık gelen taktikler oldu mu? Bilmem, belki de bu yazıyı neden yazmak zorunda kaldığımı anlayabildiniz mi?

Neyse ne, bu yazı burada biter ama tiyatromuzu savunmak için verdiğimiz mücadele – her ne kadar, bizi satın alınmış meslektaşlarımızla boğaz boğaza getirme oyunu sahnelense de- inanmış ve çalışmaktan yorulmayan -gerçek- tiyatro adamlarına ne kadar ihtiyacımız olduğu gerçeğinin altını bir parça çizebildiyse ne mutlu bana… Tehlike büyük, ama biz inanmışların kalbi kadar büyük değil…