Yakın ilişkiler, iki yetişkin insanın birbirini seçmesiyle başlar. En ideal hâlinde, taraflar birbirine eşlik eder; hayatın yükünü ortak taşır, sorumluluğu paylaşır. Ancak gerçek hayatta bu ideal form her zaman yaşanmaz. Kimi zaman ilişkide roller sessizce kayar; eşlerden biri partner olmaktan çıkıp ebeveynlik yapmaya başlar. İşte tam da bu noktada, ilişkideki güç dengesi bozulur ve bağın niteliği değişir. Aslında bu durumun temelinde çoğunlukla duygusal olgunluk farkı yatar. Duygusal olarak gelişmemiş kişi, ilişkideki sorumluluğu almakta zorlanır. Kırıldığını söylemek yerine susar, zorlandığında yüzleşmek yerine kaçar, konuşmak yerine ertelemeyi tercih eder. Çoğu zaman sevgiden ziyade idare edilmek ister. Bu da partnerini, fark etmeden “büyüten” konumuna iter.
Bu dinamikte ilişki, iki yetişkin arasında değil; bir yetişkin ile bir “çocuk” arasında yaşanır.
Bir taraf sürekli hatırlatır, toparlar, yük taşır, duyguları regüle eder, sorunları çözer. Diğer taraf ise alıcı pozisyondadır. Başlangıçta bu durum “fedakârlık” gibi görünebilir. Hatta çoğu kişi, ilişkiyi korumak adına bu rolü üstlendiğini zanneder. Fakat uzun vadede partnerlik zemini kayar, duygusal yük ağırlaşır. Ebeveynlik rolündeki kişi yavaşça tükenir; duygusal güven sarsılır. Çünkü eşitlik yoktur.
DUYGUSAL OLGUNLUK
Peki duygusal olgunluk dediğimiz şey nedir?
Bunun anlamı, kişinin kendi duygularını tanıyabilmesi, sorumluluk alabilmesi, zor konuşmaları yapabilmesi ve kırılganlığını ifade edebilmesidir. Olgun kişi, sorunla karşılaştığında kaçmak yerine iletişim kurar. Gerginlik olduğunda savunmaya geçmek yerine anlamaya çalışır. Partnerine “bakamaz”; onunla birlikte yürür. Oysa duygusal olgunlaşmamış kişi, partnerini anne-baba gibi görmeye başlar. En çok da zorlandığında… Çünkü ona göre sevgi; düştüğünde toparlanmak, sesini yükselttiğinde yatıştırılmak, sorumlulukları üstlenmeyip yine de kabul edilmektir. Bu yüzden ilişkilerinde “eş” değil, “ebeveyn” ararlar. Tam da bu nedenle, birçok çift sorunlarının sebebi olarak sevgisizliği değil, rol kaymasını yaşar. Kişi bir noktada kendine şunu sormalıdır: Ben bu ilişkide partner miyim, yoksa ebeveyn mi? Eğer cevap ebeveynlik ise, ilişki sağlıklı zeminden uzaklaşmış demektir. Çünkü ebeveynlik, ilişkiyi büyütmez; tıkar. Bebeklik bağı sürer, duygusal yetişkinlik gelişemez. Bir taraf sürekli verirken, diğeri hep alır. Bu döngü kırılmadığında, ilişki ilerleyemez. Partnerlik zamanla yerini yorgunluğa bırakır. İçten içe şu cümle doğar:
“Ben ne zaman bunun yükünü taşımaya başladım?”
Bazen bu farkındalık ilişkide dönüşüm yaratır; taraflar kendini gözden geçirir, sorumluluğu paylaşmayı öğrenir. Ama bazen de kişi, hâlâ ebeveyn arıyorsa, bağ kopar. Çünkü gerçek yakınlık, eşitlik ister. Uygulamada sıkça gördüğümüz şey şudur: Bir kişi ancak kendi içsel yüklerini fark ettiğinde, partnerliğe hazır olur. Aksi hâlde sevgi, bağı güçlendirmek yerine zedeler. Bu yüzden, ilişkiyi değerlendirirken sormamız gereken en önemli soru şudur: Yanımda bir partner mi var, yoksa büyütmeye çalıştığım bir çocuk mu? Cevap, birlikte inşa ettiğiniz şeyin adını koyacaktır. Ve bazen ilişkiyi iyileştirmek, karşındakini değiştirmekle değil; rolünü yeniden tarif etmekle başlar.
Unutmayın: Kimse bir başkasının ebeveyni olmak zorunda değil. Aşk yük değil, yol ortaklığıdır.