Hiç hayatınıza giren biriyle yaşadığınız o tuhaf duyguyu hatırlıyor musunuz? Yakın… Ama tam değil. İlgili… ama yeterince değil. Elini uzatsa tutacakmışsınız gibi, ama hep bir adım geride. İşte en tehlikeli ilişkiler genellikle tam da böyle başlıyor. Bazen biri gelir ve size tam olarak bir şey vermez; ama hiçbir zaman tamamen de gitmez. Sanki kapınızın önünde oturur ama içeri davet edecek kadar yaklaşmaz. İşte tam o noktada bir şey olur: Bağlanırsınız. Kendinize kızarsınız, “Ben ne yapıyorum?” dersiniz… ama bedeniniz çoktan o kişiye doğru eğilmiştir bile. Belirsizlik neden bu kadar çekiyor? Biz yetişkinler mantığımızla hareket ettiğimizi düşünürüz ama çoğu ilişki, mantığın değil, sinir sistemimizin alanıdır. Eğer çocukken sevgi bazen vardı, bazen yoktuysa… Eğer ilgi bir gün sıcacık, ertesi gün buz gibiyse… Beynimiz “sevgi demek tutarsızlık demektir” diye bir dosya açar. Bu dosya yetişkinlikte hâlâ oradadır. Ve biri çıkıp benzer bir duygu uyandırdığında, onu “tanıdık” olarak etiketler. Tanıdık hisler her zaman sağlıklı değildir. Ama insan, en çok tanıdığı şeye yönelir.

TUTARSIZ İNSAN

Ulaşılmaz bir kişi sizi reddetmez… Ama seçmez de. Sizi kaybetmeyecek kadar yakın, bağlanmayacak kadar uzak durur. Her gelişinde umutlanırsınız. Her gidişinde içiniz çöker. Bir mesajıyla ruh haliniz yükselir, üç saatlik sessizliğiyle dibe vurursunuz. Bu dalgalanmalar bağımlılık döngüsünü tetikler. Kişiye değil, ondaki tutarsız his dalgalarına bağımlı olursunuz.

İÇİMİZDEKİ ÇOCUĞUN PAYI

İlişkilerde en çok konuşmadığımız ama en çok etkisi olan taraf, içimizde hâlâ bir yerlerde duran küçük çocuktur. O çocuk hâlâ şunu ister:
“Biri sonunda beni seçsin.”
Eğer çocukluğunuzda bu seçilme hissi kolay gelmediyse, yetişkinlikte de bu duyguyu tanımadığınız için, sizi zorlayan birine bağlandığınızda içten içe “Bu sefer olacak” diye umut edersiniz. Bu yüzden ulaşılmaz biri gittiğinde “beni sevmedi” diye değil, “demek ki ben yeterli değilim” diye yıkılırsınız.

SESSİZLİKLERİ YORUMLAMA ÇABAMIZ

Ulaşılmaz insanın sessizliği belki de en yorucu kısımdır. Çünkü sessizlik sizin tarafınızda boş durmaz.
Bir anda iç ses başlar:
“Bir şey mi oldu?”
“Ben mi yanlış bir şey söyledim?”
“Beni kaybetmekten korkmuyorsa demek ki çok da önemli değilim.”
Sessizlik bir boşluk yaratır, biz o boşluğu hikâyelerle doldururuz. Ama çoğu zaman gerçek, o hikâyelerin hiçbirine benzemez. Ruh eşi mi, yaraya benzeyen biri mi? Ulaşılmaz insanlar, çoğu zaman “ruh eşi” sanılır. Bu yanılgı çok yaygındır çünkü acı tanıdıksa, “bu bağ çok özel olmalı” diye düşünürüz.

Oysa gerçek şudur: Bazen ruh eşi sandığınız kişi, sadece en çok yara aldığınız ilişki biçimini yeniden karşınıza çıkaran kişidir. Bu farkındalık kendini suçlamak için değil; özgürleşmek için gereklidir.
Bu döngü neden kırılmakta bu kadar zor?
Çünkü bu döngü sadece duygularla ilgili değildir. Kimliğinize, değer algınıza ve sevgi tanımınıza bağlanmıştır. “Ben sevilmek için çabalamalıyım” diye büyüdüyseniz, sessiz birinin arkasından koşmak normal gelir. “Beni terk edenin suçu bendeydi” diye düşündüyseniz, ulaşılmaz biriyle karşılaştığınızda kendinizi düzeltmeye çalışırsınız.

GERÇEK AŞK NEYE BENZER?

Gerçek aşk acıtmaz. Merakta bırakmaz. Sürekli düşünmek zorunda da bırakmaz.
Aşk;
* Düzenlidir
* Öngörülebilirdir
* Kalbinizi sakinleştirir
* Sizi olduğunuz gibi kabul eder
* Sizden sürekli bir şey istenmez
* Sizden “hak etmeniz” beklenmez

Aşk huzur verir. Eğer bir ilişkide huzurdan çok kaygı hissediyorsanız, sevgi değil; alışılmış acı tetikleniyor olabilir.

İYİLEŞME NASIL BAŞLAR?

İyileşme, duygusal olarak müsait olmayan kişileri bırakabilmekle başlar. Bu bir kayıp değil; bir kendine dönüş hâlidir.
İyileşme şunları içerir:
* Kendi ihtiyaçlarını fark etmek
* Sınır koyabilmek
* Sessizliği hikâyeye dönüştürmeyi bırakmak
* Belirsizliğin çekiciliğini sorgulamak
* “Benimle olmak istemeyen biri benim için uygun değildir” cümlesini içselleştirmek
* Sevgiyi acı ile karıştırmadığını fark etmek.
Ve en önemlisi:
“Ben artık seçilmeyi bekleyen çocuk değilim.
Şimdi kendini seçen bir yetişkinim.”