Yahya Kemal hafta sonları genç Nâzım’a “şiir dersleri” vermek için, Celile Hanım’ın evine gidip gelmektedir. Bu gidip gelmeler, Nâzım’ın annesi ve İstanbul’un en güzel kadınlarından biri olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaşmasına neden olur... Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nâzım’ın ve Necip Fazıl’ın da öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyulur... Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmez... Geldiğinde ise hoş olmayan bir tepkiyle karşılaşır. Okulun öğrencilerinden ve Nâzım’ın sınıf arkadaşı olan Necip Fazıl, öğretmeni Yahya Kemal’e şöyle alaycı ve iğneleyici bir dille seslenir: “Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim” Necip Fazıl bu küstah davranışı yüzünden, “Kodes” adı verilen tahta bir dolabın içinde cezaya gönderilir.

Olayı genç Nâzım Hikmet de fark etmiştir... Gençliğinin de ateşiyle bir şeyler yapmak istemektedir. Karşısında ‘bir dev, bir deha’ vardır ama içinde de büyük bir öfke onu rahatsız etmektedir. Aynı günlerde Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bırakır Nâzım... “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz...” Bir süre Celile Hanım’ın evine gitmez Yahya Kemal. Genç Nâzım’ın tepkisi onu tedirgin etmiştir. Oysaki Celile Hanım, büyük aşkı Yahya Kemal ile evlenmek istemektedir. Yahya Kemal bir taraftan Celile Hanım’ı deliler gibi kıskanırken, diğer yandan bu evliliğe bir türlü yanaşmamaktadır....

Şöyle yazar o günleri Yahya Kemal:

“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi âşık oldum. Bu kadın yazın adada otururdu. Ben de orada idim. Deli divane olmuştum... Sonbaharda Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi. 1916 sonbaharında yine İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş muzdariptim. Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar... O gidinceye kadar Ada dopdolu idi. Gider gitmez benim için boşalıverirdi. Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı. Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı. Benimki de oralara gidecek

diye içim burkuluyordu. Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim. Gitmeyeceğine yemin etmişti. Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum. Müthiş bir acıyla yerimden kalktım. İskeleye doğru gittim. Son vapur çoktan kalkmıştı. Sert bir lodos esiyordu. Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim. Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı. Çok para verince biri ikna oldu. Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı. Denizde çalkalanıp duruyorduk. Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı. Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum. Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik. Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım. Yoktu... Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim. Aradılar taradılar birini buldular. Yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!... Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum? Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş, uyuyor demiş... Geldi haber verdi. Sanki dünyalar benim oldu. Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim. Sabahleyin, doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaşdolaş olduk.”

Yahya Kemal deli gibi âşıktır ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştur. O günlerde Celile Hanım Yahya Kemal’e bir mektup yazar:

“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim. Gelmedin mahzun oldum. Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi. Çok çok göreceğim geldi. Beni niye aramadın? Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi. Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. Evimiz için çalışıyorum...”

Hiçbir zaman o evlilik olmaz... Yahya Kemal hep kaçar evlilikten...

Uzun yıllar geçer bu olayın üzerinden. Nâzım Hikmet büyük, sosyalist bir şair olur. Dönemin iktidarı tarafından hapislere konur haksız yere. Celile Hanım yaşlanmıştır. Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlar kederli anne. Tuhaf bir rastlantı, Celile, oğlu için Galata Köprüsü üstünde hem açlık grevi yapıp, hem de bu haksızlığa karşı imza toplarken; Yahya Kemal, Galata Köprüsü’nden geçmektedir... Celile Hanım’ı görür Yahya Kemal ama yanına gitmek yerine, hızla uzaklaşır oradan. Celile’ye, Nâzım için destek imzası vermez.

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol / Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol (…) Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler / Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler / Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden / Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”(Şairin,“Sessiz Gemi” adlı şiirinden alıntı)

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıkar Yahya Kemal’in. “Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...” Celile Hanım, muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken Sirkeci Garı’nda vermiştir Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği...

Yahya Kemal’in ‘Sessiz Gemi’ adlı ünlü şiiri ölüm temalı şiirlerin en tanınmışlarından biri olarak kabul edilir yazıldığından beri. Oysa bu ünlü şiir Yahya Kemal’in büyük aşkı Celile Hanım’ın, Ada’dan gemiyle İstanbul’a doğru uzaklaşması sırasında, geminin ardından duyduğu acıyı anlatmak için yazılmıştır.

Sağlığında sadece bir kitabı, o da birçok yanlışlıklarla dolu olarak basılmıştır Yahya Kemal’in. “24 Şiir ve Leylâ” adını taşıyan bu kitap, 23 şiir ve bir beyitten oluşur. Pek şiir yayınlamayan bu yazar, eskiden yani meclise girmeden önce Süleyman Sadi takma ismiyle “Peyam” gazetesinde, “Çamlar Altında Muhasebe” adlı köşede, kendi fikrini anlatır okuyucusuna. Pek az olmasına rağmen düz yazılarını yayınlar. 1926’da Varşova, 1929’da da Madrid büyükelçiliğine atanır Yahya Kemal. Gençler üzerinde etkisi çok büyük olan üstat üniversite hocalığından milletvekilliğine, oradan da büyükelçiliğe geçer.

Her ne kadar 1931’de Lizbon Büyükelçiliği’ne atanmış olsa bile Madrid’de bulunduğu 1929-1931 yılları şairin şiirini anlamakta önemli bir dönemdir. En önemli şiirlerinden kabul edilen “Endülüs’te Raks”; “Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı / Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı…” diye başlar ve “Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle / Her kalbi dolduran zile, her sineden: “Ole! ” diye biter. Görüldüğü gibi zevk âleminde İspanyol dansçıları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin genç yazarlarının, milli edebiyatı kurdukları günlerde, üstadın, sırf şiir yazmak için yazdığı en ünlü eseri olabiliyor. Ne Anadolu’nun çetin yoksulluğu ne verilen göz yaşartıcı kurtuluş mücadelesi, ne Türk ulusunun yeni atılımları ne devrimler… Varsa yoksa yanağı benli, esmer çingenelerin kalçalarında başı dönen dizelerin aruza uygunluğu ve hayat ne güzel, lay lay lom… Nâzım bu şiir için: “İspanyol raksı der demez, şaldan, zilden ve gülden başka anlatacak bir şeyi olmaması bir şair için hazin bir şey” derken, belki de birkaç yıl sonra iktidara gelecek faşist General Franco’yla, yurtsever İspanyol halkının sokaklarda sorgusuzca vurulmasının da bir çeşit “İspanyol raksı” olduğunu anlatmak istiyordu, kim bilir? 1936’da kopacak İspanya İç Şavaşı’nın prova günlerinde, ulusal bir direniş örgütlenirken, şal, zil ve gülden söz etmek, sanki başka bir dünyada yaşıyormuş gibi açıklanmaz mı sizce de? Hani şair, sanatçı çağının tanığı ve sorgulayıcısıydı? Hani dünya tarihini aslında sanatçılar yazardı?

Hoş, ulusların geleceğine dair ve “onlarla” ilgili olmayan hiç bir yapıtı daha doğrusu; acısıyla, keyif ve kederiyle yaşayan insanı anlatmayan hiç bir eseri kalıcı yada evrensel nitelememek gerektiğini biliyoruz. Bir şeyi daha iyi biliyoruz ki; o da evrensel olmak için ulusal kültüre yaslanıp, kendi insanını çok iyi tanımak gerektiğidir. Bu yanda, süpürge tohumu yiyen kendi insanım, karşısında binlerce soruna karşı mücadele verirken, öte yandan yaz akşamlarının çalgılı çengili danslarını sanata konu etmek, daha doğrusu sadece bunu konu etmek, hiçbir tartışmaya gerek bırakmaksızın, bir sanatçı için sorumsuzluktur diye düşünüyorum. Üstelik bu sanatçı kendinden öte sanatçı olmadığını düşünme rahatsızlığına yakalanmışsa… 2 Ağustos 1964’te Nadir Nadi Cumhuriyet gazetesinde: “…çağdaşı olan, hatta genç olanlardan hiç birini beğenmezdi. Yeni kuşak edebiyatçıları arasında, “Fena değil, istidadı var” dedikleri olurdu; fakat ona sorarsanız Yahya Kemal’den üstün bir ozan gelmemişti bu ülkeye.” diyordu. Aynı görüşü Sermed Sami Uysal’ı “Yahya Kemal’le Sohbetler” kitabında da görürüz: “Sait Faik cahilin biri; Ahmet Haşim ‘öz şiir’ deyimini ondan duymuş bir ozan; Halit Ziya bir ‘hiç’tir.”

Bütün sancılarıyla yükselen milli edebiyat, Yahya Kemal’den gitgide uzaklaşır. Nâzım Hikmet’in “Kırk Haramiler” şiiriyle başlayan uyanış, fırtına gibi gençlerin kanat takmış kalemlerinden şahlanan bir atın coşkusuna eriştiğinde; kronik bronşit rahatsızlığını ömrünce üstünde taşıyan Yahya Kemal, çok uzak ufuklarda, öksürerek seyrettiği gurup vaktinin kızıllığında, tarihin anılarına gömülüyor ve hiç evlenmediği halde, eski sevgililerine şiirler yazıyordu yine.

“ Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin / Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde / Mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin / Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.” ( Şairin, “Geçmiş Yaz” adlı şiirinden alıntı)

Ya da iyice bir sonbahara bulaşır yaralı kalbi ve kaleminden şunlar dökülür.

“Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir; / Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir / Teşrinlerin bu hüzünleri geçer tâ iliklerine / Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.”( Şairin, “Sonbahar” adlı şiirinden alıntı)

Ölümüne yakın pek az yazdığı düz yazılarından biri olan “Kör Kazma’da “yeniliği bir mikroba benzetir: ”…Dört sene evvel bir ecnebi mimarla Haydarpaşa vapurunda idim. Vapur denize açıldıktan sonra, Anadolu sahili görünür görünmez bu ecnebi mimar; ’ne güzel mimari ‘ dedi. Ben, Haydarpaşa Garı’ndan bahsediyor sandım. ‘Son senelerde yeni yapıldı’ dedim. Yüzüme hayretle baktı. ‘Hayır, o müstekreh ambarı kastetmiyorum. Şu dört köşe kuleli bina güzel’ dedi ve Selimiye Kışlası’nı gösterdi. Bütün Türkler bu şehirde herhangi bir binayı bu kışladan fazla beğenir, çünkü beyinleri “yeni” dedikleri mikropla aşılanmış bir neslin çocuklarıdır…”

Velhasıl kelam, geliriz 1 Kasım 1958’e. 1949’da İnönü Şiir Yarışması birinciliğini “ Hayâl Şehir” adlı şiiriyle kazanan hoca, sabah saat 09.50’de tedavi gördüğü Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayatını kaybeder. Hani yıllar önce “Mohaç Türküsü” şiirinde dediği gibi bir vuslata erer.

“Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber / Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber. / Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden / Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden.”

Ölümünün ardında bir yıl bile geçmeden, kalemdaşı Nihad Sami Banar başkanlığında “Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti” adıyla bir dernek kurulur. Hani vakfı anlarım, hani adına bir kürsü açılmasını anlarım ama şu ‘sevenler’ lafına takılıp kalırım hep. Nedir bu, ‘kanarya sevenler ya da ne bileyim ‘Galatasaray’ı sevenler’ gibi… Koskoca bir yazardan söz ediyoruz. Zaten bir

yazar yazılarıyla bir tarafın onayını almıştır. Fazladan sevgiye ihtiyacı yoktur hiçbir yazarın. Onlar sevilmek için değil, içlerindeki çığlığı paylaşmak için yazarlar. O yazarlar yazılarıyla sevilir, o yazarlar yazılarıyla lanetlenir. Kimsenin kişiyle uğraştığı yok. 1960’ta İstanbul Fetih Cemiyeti böyle düşünmüş olacak ki; “Yahya Kemal Enstitüsü” adıyla bir oluşum gerçekleştirdiler. Bir de “Yahya Kemal Müzesi” açarak, Yahya Kemal’in kimin şairi olduğu konusunda tartışmayı açıklığa kavuşturmuş oldular.

Her neyse ne, Türk şiirinde bir dönemeç sayılan Yahya Kemal; şiirinde Osmanlılar’dan çok bizi, Cumhuriyet çocuklarını yazsaydı da bir ulus şairi kimliğine lekesiz kavuşmuş olsaydı diyorum bazen. Bencil sonbahar şarkılarını, Kurtuluş Savaşı’nın süpürge tohumu yiyen delikanlılarına ya da gencecik kızlarının mermi yaparken nasırlaşan tertemiz ellerine tercih etmesini bir türlü hazmedemiyorum. Getirdiği yenilik tekniğe dairdir bence. Çocuklarımıza ‘milli şairimiz’ diye öğretilmesine dair kuşkularım var benim. Yahya Kemal, Atatürk’ün meclisinde olduğu halde bunu söylemenin beni nasıl yaraladığını anlatamam. Bunu da hazmedemiyorum. İçkili meyhanelerinin değişmez şarkısını yazmasıyla rengini belli etmiştir dememek için kendimi zor tutuyorum. Ama yine de… Hazmedemiyorum.