Geçtiğimiz pazartesi günü İzmir kamuoyunun yakından takip ettiği kooperatif davasını izlemek üzere Şakran Cezaevi yerleşkesindeki mahkeme salonundaydım. Modern mimarisi, geniş kapasitesi ve teknik donanımıyla “adaletin mekânsal temsili” olarak tasarlanmış bu büyük salonda, saatler boyunca tek bir sorunun cevabını aradım;
Bu dava gerçekten neyin davası?
Duruşmayı pür dikkat izledim. Başlarken savunma avukatlarının hemen dikkatini çeken, bir önceki duruşmada sanıkların tahliyesi yönünde oy kullanan hakimin olmaması, onun yerine bir başka hakimin görevlendirilmesi idi. Başta önceki dönem İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in avukatı, aynı zamanda CHP İzmir İl Başkan Yardımcısı Murat Aydın ve Cihangir Lubiç in avukatı olmak üzere, tüm sanık avukatları son derece hazırlıklı, hukuka hâkim ve ikna edici bir savunma ortaya koydular. Öyle ki, salonda bulunan herkesin hatta belki de heyetin bile zihninden aynı düşüncenin geçtiğini hissetmemek mümkün değildi..
“Bu insanların suçla ilişkilendirilebilecek bir fiili yok.”
Oysa hukukun açık bir gerçeği var: Kooperatif Kanunu kapsamındaki bu tür ihtilaflar, kural olarak tutuksuz yargılama gerektirir ve çoğunlukla asliye ceza mahkemelerinin görev alanındadır. İstisnai hâller dışında özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirlerin uygulanmaması, hukukun evrensel ilkelerindendir. Masumiyet karinesi yalnızca Anayasa metninde yazılı bir süs cümlesi değildir; fiilen hayata geçirilmesi gereken temel bir haktır. İşte tam da bu noktada insan ister istemez durup düşünüyor: Hukuk burada neden tersine işliyor?
Sanık avukatlarına göre bu dosyada tutuklama için gerekli “kuvvetli suç şüphesi” de yok,
Kaçma ya da delil karartma ihtimali bulunmamaktadır. Sanıkların tamamı kamuoyunun yakından tanıdığı, sabit ikametgâhı olan, yıllarca kamu görevinde bulunmuş ve çağrıldığında adliyeye gelmiş kişilerdir. Buna rağmen en ağır yargılama yöntemi tercih edilmiştir.
Tutuklama her ne kadar bir “tedbir” olarak tanımlansa da, aylarca özgürlüğünden mahrum bırakılan bir insan için bu durum fiilen cezaya dönüşüyor ..
Beraat etseniz bile kaybettiğiniz zaman, itibar ve yaşadığınız travma geri gelmez.
Baktığımızda anayasa’nın 38. maddesi çok nettir:
“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”
Ancak bu davada başta Tunç Soyer olmak üzere, sanıklar yargı kararı olmadan cezalandırılmış, kamuoyu önünde suçlu gibi gösterilmiş ve ciddi bir itibar kaybına uğramıştır.
Duruşmanın en çarpıcı anlarından biri de, yalnızca İZBETON’da yönetim kurulu üyeliği nedeniyle önce tutuklu sonra tutuksuz yargılanan geçmiş Eşrefpaşa Hastanesi Başhekim Yardımcısı Dr. Gaffar Karadoğan’ın savunmasıydı. Karadoğan, haksız tutuklamaların sadece sanıkları değil, ailelerini de derin bir travmaya sürüklediğini anlattı ve adalete olan güveninin kalmadığını haykırdı ve ekledi; bu arkadaşlar da suçlu ise beni de asın !!! ..
Salondaki sessizlik, bu sözlerin ne kadar ağır bir karşılığı olduğunu gösteriyordu.
Ve günün sonunda beklenen tahliye kararları verildi. Ancak dosyanın bu yönde sonuçlanacağı anlaşıldığı için, yılbaşı öncesinde verilen yeni bir tutuklama kararıyla özgürlükler bir kez daha kısıtlandı. Savunmaların yarattığı baskı ve yaşanan gerilim, duruşmanın sonuna doğru mahkeme başkanının baygınlık geçirmesiyle dahi hissedildi. Bugün geriye tek bir soru kalıyor: Eğer ortada bir suç yoksa, bu yargılama neden bu şekilde yapıldı?..
Eğer kamu zararı yoksa ( ki büyükşehir belediyesi tarafından kamu zararı yoktur raporu var ) bu dava hangi zararı telafi etmek için sürdürüldü?
PEKİ HANGİ KAMU ZARARI!
İronik ama gerçek olan şu ki; varsa bir kamu zararı, o da iddia edilen fiillerden değil, bizzat bu yargılama sürecinin kendisinden doğmuştur. Harcanan kamu kaynakları, onlarca jandarma, görevliler, onlarca avukatın kaybedilen zamanları, yıpratılan hayatlar…
Adalet yalnızca karar cümlesiyle değil, yargılama sürecinin tamamıyla tecelli eder.
Süreç adaletsizse, sonuç doğru olsa bile vicdanları ikna etmez. Ve günün sonunda geriye şu soru kalmaktadır: Bir ülke, suçsuzluğu açık olan insanları tutuklu yargılayarak mı güçlenir; yoksa hukuka olan inancı biraz daha zayıflatarak mı? Cevabı herkesin kendi vicdanında saklıdır. Bugün İzmir’de yaşanan tam olarak budur.