Hakem olmak durduk yerde kimin aklına gelir dersiniz. Beni ele alalım örneğin. Vatani görevimi Diyarbakır’da yedek subay askeri hakim olarak ifa ettiğim dönemde, çok sıcak bir günün yorgunluğunu atmak için 2. Taktik Hv. Kuvvetleri üssünün havuzuna doğru yürürken seslenen Assb. Kıd. Bçvş. Galip abinin (Hakem Galip Bitigen) bu çağrısıyla havuz yerine salona yönelmenin hayatımı muazzam bir biçimde değiştireceğini asla düşünemezdim. Belki kendisiyle yıl boyunca yaptığımız futbol sohbetleri ışığında, o dönem orada görev yapan tüm astsubay ve asteğmenlerin dahil olduğu bir hakem kursuna ismimi yazdırmış olan bu değerli ağabey sayesinde hakem kursunu başarıyla bitirip terhisimin ardından İzmir ‘e döndüğümde evraklarımın benden önce İzmir’e gönderilmiş olduğunu hayretle müşahede ettim. İzmir Atatürk Stadı’nda çıktığım ilk idmanda Türk hakemliğin dev isimleri, başta Sn. Oğuz Sarvan, Sn. Engin Kurt, olmak üzere yıllardır tribünden izlediğim duayen kimliklerle aynı sahada koşacaktım. Elbette FİFA olmak şöyle dursun henüz klasman bile olmadığımdan ilk unvanım “ il hakemi “ olmuştu. Perşembe günü panoya asılan görev listelerini ilk kez görüyordum. Sahada nasıl duracağımı ne yapacağımı hayal bile edemiyordum çünkü teori ile pratik tecrübe teknesi denilen bir kazanda bir arada yoğurulmayı gerektirmekteydi. Benimse daha formam bile yoktu. Tamam dedim kendi kendime, bu iş burada başlamadan biter. Bitmedi. Kendisine desteğinden ötürü şükran borçlu olduğum, İzmir Saint-Joseph Fransız Koleji’nden üst devrem, süper lig hakemi, meslektaşım Sn. Avukat Somer Karakaş kendi klasman maçına gittiği bir sırada yoldan geri dönüp yedek hakem formasını bana verince kaderim başka türlü şekillenivermişti. İlk maçım Tire’nin Gökçen kazasında Gökçen-Selçuk Efes takımları arasında bir maçta yardımcı hakemlikti ve sırf Somer hocaya ayıp olmasın diye gittiğim100 kilometre ötedeki sahada kimsecikler yoktu. Takımın biri gelmediği için oynanamayan maçın hakemi Muhsin Karabağlı gülerek: “Valla çok şanslısın, ilk maçını kazasız belasız bitirdin, benimkinde kavga çıkmıştı” demişti. İnsan bir kez havaya girmeye görsün, çıktığım beş altı maçın ardından hemen hakem oldum ya, korkunç bir cesaretle ailemi Atatürk 3. No’lu yan sahada, her tarafından ateş çıkan bir maça davet ettim. İl Hakem Kurulu beni maça atarken muhtemelen sonucunda ne olacağını görmek istemişti. Ya sahada kalacaktım, ya çekip gidecektim. Bunu sizlere anlatmam lazım çünkü ben bu türden zor maçlarda kavga çıkar, hakeme saldırılır diye biliyordum ama hayret arkamda ses seda yoktu. Tıklım tıklım tribünler önünde yardımcı hakem olarak görev yapan bendeniz ofsayt için bayrak kaldırıyorum lakin hakem “indir, oyna” diye bağırıyor, bir başkasında bu kez bayrak kaldırmıyorum ve gol oluyor ama hakem golü ofsayt gerekçesiyle re’sen iptal edince ortalık karışıyordu. Sizin anlayacağınız sayemde sahada tam anlamıyla ilahi komedya yaşanıyordu.

‘DUA ET ANNENE’

Uzatmayalım, bu kadar hataya rağmen her nasılsa bana tek laf eden yoktu! Ben de kendi kendime, “tamam arkadaş dedim, ben bu işi yaparım, biraz fazla abartmışlar” dedim demesine de bu düşüncem, son düdüğün ardından 5-0 mağlup takımın, yüzü panolardaki trafik canavarını andıran bir taraftarının, kendisini zapt etmeye çalışan 4 polisin arasından tellere yapışıp bana hitaben şöyle bağırmasına dek sürdü: “Seni Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın emi hoca, sen annene dua et annene, defol git be bu sahadan, senden hakem makem olmaz.” Meğerse bir tanecik annem rahmetli Doğu hanım polise “Bak evladım bu hakem benim oğlum, hem de askeri hakim tamam mı ona göre” dediğinden ötürü arkamdan kim laf söylemeye veya saldırmaya çalışsa emniyetçe derhal enterne ediliyormuş. Evet efendim, o dönemin il hakemliği öyle zordu ki, elde hakem yoksasizden bir sonraki hatta daha sonraki maça da çıkmanız istenirdi. Emeğin karşılığı çok cüz’i bir bedeldi ama hiç birimiz o parayı düşünmez, toz toprak yağmur çamur demeden futbola hizmet ederdik. Ve bana inanın, çoğu klasman maçında bu denli heyecanlı ve kaliteli maçlar olmazdı. Hakem olmak için tabir yerindeyse “pişilen” ve sabırla koruğun helva olduğu en önemli yer amatör kümelerdir. Burada görev üstlenen il hakemiyse ya cebinde üç kuruş kalmış bir öğrencidir, ya futbola gönül vermiş bir emekçi. Hakem formasının gücüyle kural bilgisini sarmalayıp içindeki adalet duygusunu sahaya yansıtmaya gayret ederken, piramidin zirvesi yolunda mücadelesini saha dışı etmenlerle olduğu kadar diğer arkadaşlarıyla da yapar. Önce bölge sonra klasman, ardından süper lig hakemi ve FİFA hakemi olma rüyası gören il hakemi öyle fedakâr bir kimliktir ki, gün olur ailesiyle geçireceği zamanı ikinci plana koyar, gün olur mesleğinin gereklerini ertelemekten çekinmez. İl hakemleri ülke futbolunun gelişiminde önemli yer tutan isimsiz kahramanlardır efendim. Bendeniz herkes gibi il hakemi olarak başlayıp sonradan klasman hakemi olarak toplamda 14 yılın ardından yönettiğim son maçımda düdüğümü sahanın çimlerine bıraktığım vakit, hakemliğin ne kadar onurlu bir iş olduğunu büyük bir gururla yaşamıştım. Ligin son haftasındaki Galatasaray-Elazığ maçında dördüncü hakem göreviyle veda ettiğim sahalarda bugün en çok neyi özlüyorum biliyor musunuz? İl hakemliğinde maç öncesi yaşadığım sahne tozuna karışmış heyecanımı. Ve aynı heyecanla genç hakemlere sesleniyorum: “Her maçınıza son maçınızmış gibi çıkıp, bir maç için kimsenin önünde diz çökmeyiniz kardeşlerim.” Hakem hakemdir ve her maç aynı değerdedir. Tıpkı Wembley de ertesi gün yöneteceği final öncesi antrenman olsun diye mahallesindeki çocukların maçını ciddiye almadan yöneten efsane Sir Stanley Rous’a: “ Bu maç sizin için önemli olmayabilir Sir ama bizim için çok önemli, lütfen düzgün yönetiniz” diyen on bir yaşındaki futbolcunun söylediği gibi.