Ey özgür uluslar! Şu özdeyişi aklınızdan çıkarmayın; özgürlük elde edilebilir ama kaybedildi mi bir daha ele geçmez artık.”Jean Jacques Rousseau

Şimdilerde Milli Eğitim müfredatlarında hala öğretiliyor mu bilmiyorum. Ama bizim zamanımızdaki Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili, tarımda kendi kendine yetebilen, dünyanın yedi ülkesinden biriydi…

2025 yılına gelindiğinde interneti açın bakın; etinden süt ürünlerine, buğdayından kırmızı mercimeğine, balığından yaprak tütününe kadar neredeyse her şey ithal! Küreselleşme olgusu otuz yıl önce, ekonomik ve sosyal anlamda ülkelerin gelişmeleri ve ilerlemeleri için gözümüze hoş ve yenilikçi gelirken, şimdilerde emperyalist güçlerin gelişmekte(!) olan ülkeleri, adeta avlama fırsatı veriyor! Mesela bir ara soğan bulamadı küreselleşirken millet! Soğan! Herhangi bir toprak parçasına atsanız yeşerir. Peki ne oldu da bu hale gelindi! Hani televizyonlarda seyrediyoruz, yapılan röportajlarda millet ‘geçinemiyoruz’ diye sızlanıyor ya, işte üretememenin sonucunda bu isyanlar. Enflasyon en büyük derdimiz. Emme basma tulumba gibi faizlerle oynamakla da inmiyor!

YENİ NESİL ÜMİTSİZ

Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyetimizin 102. yıl dönümü kutladık! Tatilimizi yaptık, meydanlara çıktık, sosyal medyayı bayraklarla donattık, ya sonra? Sonra yine geçim derdine düşeceğiz! Türk Milleti tarihiyle gurur duyuyor. Ya bu günüyle? Yeni nesil ümitsiz. Gençlerin bir kısmı (maddi durumları olanlar) yurt dışına kaçıyor. Durumları olmayan okuyamayan çocuklar, açlıktan, cahillikten çetelere katılıyorlar. Doktorlar, mühendisler ülkeyi terk ediyor. Ülkede liyakat kalmamış; cahiller aydın kesimleri hor görüyor. Rüşvet yolsuzluk almış başını gidiyor. O yolsuzluklar depremlerde vatandaşları enkaz altında bırakıyor, o rüşvetler otellerde diri diri insanları yakıyor. Çocuklarımız, kadınlarımız, doğamız öldürülüyor. Ekonomimiz çöküyor. Ve siz oturduğunuz yerden kurtarıcı bekliyorsunuz! Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ve Türk Milleti Atasını sever, sayar. Ama sadece sevmek yetmez, anlayacaksınız da!

Şayet bir gün çaresiz kalırsanız kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı kendiniz olun.” Mustafa Kemal Atatürk

Bu 29 Ekim yazımda içinizi kararttım bazılarınızı kızdırdım. Ama gerçekler acıdır. Bir milletin elindeki kaynakları kullanamaması acıdır. Cehalete teslim olması, okumaması acıdır. Kültürünü unutması acıdır. Toplumun ahlak yapısının değiştirilmesine göz yumması acıdır. Adaletsizliklere göz yumması, seyirci kalması acıdır. Ve tüm bunlara hiçbir şey yapmayıp, sızlanması; kurtarıcı beklemesi daha da acıdır! Unutmayın ümit sizsiniz! Bakın 102 yıl önce ülke savaştan çıkmış yokluk içindeymiş. Mustafa Kemal Atatürk bu yıllarda neler yapmış. Masal değil gerçek! Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında,15 yıl gibi kısa bir sürede kurduğu çok sayıda fabrika, kurum ve kuruluşlarla ülkemizin hızla büyümesini sağlamıştır

İskenderun Demir Çelik, Ruslar yaptı; maliyetini parayla değil domatesle ödedik. Seydişehir Alüminyum, Ruslar yaptı; maliyetini parayla değil portakalla ödedik. Aliağa Rafinerisi, Ruslar yaptı, maliyetini parayla değil salatalıkla ödedik. Oymapınar Barajı, Ruslar yaptı; maliyetini parayla değil mandalinayla ödedik. Bunların karşılığında bir lira bile ödemedik… Hepsinin karşılığı, sebzeyle meyveyle narenciyeyle ödendi.

Atatürk’ün elinde tuttuğu portakallar, 1930’lu yıllarda İtalya’dan getirildi ve Mersin Antalya ve Ege’nin bazı bölgelerinde aşılandı. İskenderun Demir Çelik fabrikası, Nazilli Basma fabrikası, Kayseri Sümerbank tekstil fabrikası, Şişecam fabrikası, Aliağa rafinerisi ve daha birçok fabrika Ruslar tarafından yapıldı ve ödemesi portakalla yapıldı.

PORTAKAL İLE SANAYİ DEVLETİ OLDUK

Türk sanayisinin omurgasını oluşturan bu tesisler sayesinde, hem on binlerce insan iş sahibi oldu, hem de Türkiye milyarlarca dolarlık ithalattan kurtuldu. En önemlisi dışarıya bağımlılığı azaltıldı. Aynı yıllarda çay bitkisinin Rize’ye getirtilip ekilmesi gibi. 1927’de çıkartılan yasayla; “fındık fidesinin” ihracatının yasaklanıp, Ordu ve Giresun’un fındık yetiştiren il olarak kabul edilmesi ve devamında fındık kongresinin toplanması gibi.

SÜMERBANK FABRİKASI

Tekstil hayatımızın başlangıcı kabul edilen Nazilli Sümerbank fabrikası, 1937'de Atatürk tarafından açıldı. Burada 2 bin 500 kişi çalışıyordu. İşçilere balo düzenleniyordu, danslar ediliyordu. 700 kişilik sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı, haftada altı gün film gösteriliyordu. İşçilerin tiyatro kulübü vardı, müzik grubu vardı, korosu vardı, fabrikanın radyosu vardı, fabrikada piyano vardı. Resim-heykel sergileri açılıyordu, bahçesinde havuz, havuzun içinde bronz kadın heykeli vardı. Spor kulübü vardı.

ALTTAN IZGARALI FUTBOL SAHASI

Türkiye'nin ilk alttan ızgaralı futbol sahası oradaydı, basketbol-voleybol sahası vardı, güreş minderi, boks ringi, tenis kortu vardı, paten pisti vardı, bisiklet parkuru vardı. Ameliyathaneli, laboratuvarlı, 40 yataklı hastanesi vardı, eczanesi vardı. İlkokulu vardı, kadın işçilerin bebekleri için kreş vardı, yıl 1937.

ÜLKENİN GELECEĞİNİ DEĞİŞTİRDİ

Giyecek kooperatifi vardı, fırını vardı. İşçileri şehirden fabrikaya getirip götürmesi için mini treni vardı. Kendi enerjisini kendi üretiyordu, santrali vardı, Nazilli'ye elektrik veriyordu. Fabrika bünyesinde, Nazilli halkına, özellikle genç kızların meslek edinmesi için ücretsiz kurslar düzenleniyordu, okuma yazma kursu veriliyordu. Çevre köylere sağlık personeli gönderiliyordu, hastalar tedavi ediliyor, ücretsiz ilaç veriliyordu, bölgedeki sıtma salgını, fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutuldu. İşçilerin 264 dairelik, bin kişilik lojmanı vardı. Hamam vardı, Nazilli halkına da açıktı. Altı ayda bir yöre halkına ücretsiz basma dağıtılıyordu.

Şimdi elinizdeki telefonları, sosyal medyadaki ‘küreselleşme’ yi bırakın da düşünün.

Gelecek nesil ileride Cumhuriyet’i bizim gibi kutlayacak mı?

Nice Cumhuriyet Bayramları’na…