İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında yaşanan taşınmaz krizi, basit bir mülkiyet tartışması değildir. Bu mesele, yerel demokrasinin, kamu yararının ve İzmir’in tarihsel hafızasının korunup korunmayacağına dair ciddi bir sınavdır. Çünkü konu üç bina değil, o binaların temsil ettiği kamusal iradedir.
2025 yılının Ekim ayında başlatılan süreçte, belediyeye ait üç tarihi taşınmazın, herhangi bir bilgilendirme yapılmaksızın tapu müdürlüklerine yapılan başvurularla Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edilmesi kamuoyunda haklı bir tepki yaratmıştır. Belediyenin temel itirazı nettir: Bu taşınmazlar vakıf yoluyla meydana gelmemiştir. Tarihi belgeler, arşiv kayıtları ve resmi dokümanlar bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Vakıflar Kanunu’nun kültür varlıklarını korumaya dönük hükümlerine dayanıldığı iddia edilse de, ortada vakıf tarafından inşa edilmiş ya da vakfedilmiş bir eser yoksa bu hükmün uygulanması hukuki dayanaktan yoksun kalır.
Üstelik geçmişte bedelleri ödenerek sicilden kaldırılmış vakıf şerhlerinin, el koyma işleminden hemen önce yeniden gündeme getirilmesi, sürecin zamanlamasına dair soru işaretlerini artırmaktadır. Hukuk devleti ilkesinin temel şartı öngörülebilirlik ve güvenilirliktir. Bir kamu kurumunun başka bir kamu kurumuna ait taşınmazlar üzerinde “oldubitti” izlenimi yaratan işlemler tesis etmesi, hukuk güvenliğini zedeler.
Bu taşınmazlardan Meslek Fabrikası, 1926 yılında Mustafa Kemal Atatürk imzasıyla belediye mülkiyetine geçmiştir. Cumhuriyet’in kurucu iradesiyle yerel yönetime emanet edilmiş bir yapının bugün tartışmalı yorumlarla el değiştirmeye zorlanması, tarihsel süreklilik açısından da düşündürücüdür. Ancak Meslek Fabrikası yalnızca tarihi bir yapı değildir; üretim, meslek edindirme ve istihdam odaklı sosyal belediyeciliğin merkezidir.
Bugüne kadar on binlerce kursiyerin eğitim aldığı, binlerce kişinin iş hayatına kazandırıldığı bir merkezden söz ediyoruz. Kadınların ekonomik hayata katılımını güçlendiren, gençleri dijital yetkinliklerle geleceğe hazırlayan ve açık iş ilanlarına yönlendirmeler yapan bir kamusal modeldir bu. Bu nedenle mesele yalnızca tapu kaydı değildir; gençlerin umudu, kadınların emeği ve iş arayan yurttaşların geleceğidir.
Egemenlik Evi ise İzmir’in ilk belediye binasıdır. 1891 yılında, dönemin zor koşullarında İzmir halkının katkılarıyla inşa edilmiştir. Bu yapı bir vakıf eseri değildir. Aksine halkın ortak iradesinin ürünüdür. Adı da bunu anlatır: Egemenlik. Bu binanın bugün mülkiyet tartışmasına konu edilmesi, kent hafızasına yönelik ciddi bir müdahale anlamına gelir.
Gasilhane binası da yıllardır belediye eliyle yürütülen sosyal hizmetlerin bir parçasıdır. Cenaze hizmetleri ve evde bakım gibi doğrudan insan hayatına temas eden kamu görevlerinin sürdürüldüğü bir yapının tahliye tehdidiyle karşı karşıya bırakılması, kamu yararı ilkesine uygun değildir. Bu binalar ticarethane değildir; gelir getirici yatırım alanları değildir. İzmir halkının vergileriyle restore edilmiş ve hizmet üretir hale getirilmiş kamusal alanlardır.
Elbette hukuk devletinde son sözü mahkemeler söyler. Belediye tarafından tapu iptal ve tescil davaları açılmış, ihtiyati tedbir kararları alınmış ve yürütmenin durdurulması talepleri yargıya taşınmıştır. Süreç devam ederken tahliye yönünde adımlar atılması ise gerilimi artırmakta ve kamu hizmetlerinin sürekliliğini riske sokmaktadır. İki kamu kurumu arasındaki bir uyuşmazlıkta öncelik, kamu hizmetinin kesintisiz sürmesidir.
Unutulmamalıdır ki İzmir Büyükşehir Belediyesi de Vakıflar Genel Müdürlüğü de kamu kurumudur. Devlet teamülleri, böylesi durumlarda diyalog ve yargı sürecinin sonucunu beklemeyi gerektirir. Mahkeme kararları kesinleşmeden atılacak her adım, kamu vicdanında yeni tartışmalar doğuracaktır.
“İzmir’in tapusu İzmir halkındır” sözü bir slogan değil, bir ilkedir. Tapu kayıtları elbette önemlidir; ancak o kayıtların dayandığı tarihsel ve hukuki gerçeklik daha da önemlidir. Bu yapılar, Cumhuriyet’in mirası ve İzmir halkının emeğiyle bugünlere gelmiştir.
Mesele üç binadan ibaret değildir. Mesele, yerel demokrasinin gücü, sosyal belediyeciliğin geleceği ve kamu hizmetinin devamlılığıdır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında, kurucu iradenin yerel yönetimlere emanet ettiği değerlere sahip çıkmak hepimizin sorumluluğudur.
Çünkü en temel gerçek şudur: Bir kentin tapusu yalnızca defterlerde değil, o kenti ayakta tutan halkın iradesinde yazılıdır. Ve İzmir’in tapusu İzmir halkınındır.