Hasan Hüseyin Korkmazgil Dosyası -2- Faili Bilinir Bir Cinayet: Bedrettin Cömert -2

Hayrettin FİLİZ
16 Aralık 2019

Hacettepe Üniversitesi, 1978 yılının tozlu ve sıcak yaz aylarında içten içe kaynamaktadır. Faili meçhul öğrenci cinayetlerini araştırmak için kurulan üniversite komisyonu, akan kanı durdurmak istemektedir. Bu nasıl vahşi bir hayvandır ki; bırakın kanı durdurmayı, katiller, komisyon üyelerini de kan selinin köpüklü akışının içine çekecektir. Muammer Aksoy’u, Doğan Öz’ü, Server Tanilli’yi, Cuma Ocaklı’yı, Cavit Orhan Tütengil’i, Bedrettin Cömert’i ve daha nicelerini!
Hikâye basittir. İnsanlık düşmanı olan her şey şeytandır ve şeytan; korkakların, korktuğu için cehalete anlaşma elini uzatanların boş kafalarında mesaisini tamamlar.
11 Temmuz 1978 Salı günü, sabah saat 08.45’te, Türk Dil Kurumu’nun XVI. Kurultayı’na katılmak için Ankara Gaziosmanpaşa, Karagöz sokaktaki evinden çıkar Bedrettin Cömert. Yolun ilerisinde kırmızı renkli Simca marka bir arabada 3 kişinin ellerinde tabancalarla kendisini beklediğinden habersiz, eşi Maria ile birlikte mavi renkli Volkswagen arabasına biner. Cömert çiftinin arabası hareket edince kırmızı Simca da harekete geçer. Volkswagen’in yolunu kesen araçtan iki kişi dışarı fırlayıp aracı çapraz ateşe alır. Bedrettin Cömert olay yerinde can verir. Yaratıcılık kuşlarının kanatları koparılmış, üreten elleri yanına düşmüştür Cömert’in. Henüz 38 yaşındadır. Karısı Maria ağır yaralı olarak Hacettepe Hastanesi’ne kaldırılır. Hikâye biter. Elimizde hayıflanma, küfür ve kan lekesi kalır bir tek! Hepsi bu! Bir de cıva gibi ağır bir sözü Bedrettin’in: “…aklın ve onurun lekeli bir çarşaf gibi çiğnendiği bu dönemde, her gün bir kez midemiz kalkıyor.”
(Meraklısına Not: Ardından, -artık ne anlamı varsa- ağır yaralanan eşine Seha Meray Onur Ödülü, Hacettepe Üniversitesi’nde bir salona ve Ankara’da bir caddeye de Bedrettin Cömert’in adı verilir.)
Hasan Hüseyin’in eşi Azime Korkmazgil, Bedrettin Cömert’in “Azime Ablası” o gün öğretmenlik yaptığı okulda, dersteyken öğrenir olayı. Öğle saatlerinde…
“Hiç unutmam; sınıfın birinde, yeni konuşmaya başladım. Gençlerle harita başında Uzakdoğu’yu, Uzakdoğu’da Japonya’yı tanıyacağız. Kolumdaki saat, 13.00’ü gösterdi gösterecek. Birden, arka sıralardan bir delikanlı ayağa kalktı:
-“Geç bunları Hoca, geç!” dedi; boşuna anlatma bunları; ölüyoruz biz!
Bir şey anlamadım, baktım…
Sınıf, susuyordu; o sürdürdü:
-Az önce derse girmeden, radyoda dinledim; bu sabah Hacettepe’den bir sanat tarihi doçentini…
Elimdeki değneği attım mı atmadım mı; merdivenleri dörder dörder atlayarak indim müdür odasına. Kocaman bir radyo, “ …hiç durmadan bir şeyler söylüyordu” (…)
-Augostina yaralıymış, hastanedeymiş…
Taksi beni, önce Gaziosmanpaşa’daki eve, sonra Hacettepe’deki hastaneye götürdü. Augostina, ağır bir ameliyat geçirmişti, yoğun bakımdaydı.
Ben, evden fırlayıp giderken; biri bana durmadan, Hasan Hüseyin’in yanında kalmam gerektiğini söylüyordu. Bir başkası da kolumdan tutup bağırmıştı:
-Azime Hanım, kurşunun tanesi on kuruş; çıkmayın dışarı!
Otuz yıl sonra, yalnız bu sözler yankılanıyor belleğimde.”
24 Ocak 1993 tarihinde aracına konan bir bombayla katledilen Uğur Mumcu, aynı günlerde Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarıdır ve çok sevdiği Bedrettin Cömert’in katledilmesinden bir gün sonra, 12 Temmuz 1978 günü, bugün bile tüylerimizi diken diken eden bir yazı kaleme alır:
“Cömert
Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Bedrettin Cömert evinden çıkarken kurşun yağmuruna tutuldu ve öldü! Eşi de ağır yaralı. İlerici, devrimci, namuslu, kendi halinde, sessiz, çalımsız, gösterişsiz bir aydındı Cömert…
Böyle insana nasıl kıyılır? Kim, hangi gözü dönmüş katil ya da katiller, hiç duraksamadan böyle bir insanı kurşun yağmuruna tutarlar?
Sanki adak adanmış! Sanki bu insanlar, Doğan Özler, Server Tanilliler, Fahrettin Yılmazlar, Cuma Ocaklılar, İbrahim Osmanoğlular, Bedrettin Cömertler kanlarını bu uğursuz düzene bir sebil gibi akıtmışlar!
Ne zaman duracak bu kan seli? Ne zaman durdurulacak bu terör? Sanki sıraya sokmuşlar; bir bir öldürüyorlar, bir bir! Ve devlet çaresiz! Eli kolu bağlı duruyor…
Ey milletvekilleri, ey senatörler, ey bakanlar kurulu üyeleri! Bir Doğan Öz kolay mı yetişir? Bir Bedrettin Cömert kolay mı yetişir? Bir Fahrettin Yılmaz, Cuma Ocaklı, bir İbrahim Osmanoğlu kolay mı yetişiyor?
N’olur, işinizi gücünüzü bırakın, toplanın Ankara’da! Ne yaparsanız yapın, şu kan gölünü kurutun. Tatilinizi bırakın. Parlamentoyu toplantıya çağırın, bir şeyler yapın, önlem alın. Şimdiye kadar almadığınız, alamadığınız önlemleri alın lütfen!
Bir “infaz mangası” dolaşıyor. Hem büyük kentlerin caddelerinde dolaşıyor. Vuruyor, öldürüyor ve kaçırıyor. Ve devlet çaresiz ve devlet kapalı tribün seyircisi gibi ve de sirkte heyecanlı numaralar seyreder gibi izliyor olup bitenleri…
Bunların nedeni yüzeyde değil, temelde. Bunların neyin nesi, kimin nesi oldukları ortada. Kimden korkuyorsunuz? Kim engel oluyor size? Siz hükümetsiniz. Elinizde her türlü olanak var. Siz önlem almaz, alamazsanız, kim alacak?
Böyle giderse, herkes silahlanacak. Hiç çaresi yok, herkes silahlanacak! O zaman, insanları, “neden tabanca taşıyorsun” diye suçlayamazsınız. Hakkınız olmaz böyle bir suç yöneltmeye… Bu kan seline basa basa, bu kurbanların cesetlerini çiğneye çiğneye iktidar olmak isteyenler varsa, Allah kahretsin onları!
Vay Bedrettin Cömert kardeşim vay!”
Melih Cevdet Anday’ın “Telgrafhane” şiirini gel de hatırlama şimdi! Acıyı illa kendi canımız yanınca mı duyacağız? Gidenler de can değil mi? Sen diğerine kalp işletmezsen, birinin sana kalp işletmesini nasıl bekleyeceksin? Bu utanmazca olmaz mı? Ortalık yangın yeriyken, bazılarının sağından soluna, solundan sağına döne döne nasıl uyuyabildiklerini hiç anlayamıyorum.
“Uyuyamayacaksın / Memleketin hali seni seslerle uyandıracak / Oturup yazacaksın / Çünkü artık sen o sen değilsin / Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin / Durmadan sesler alacak / Sesler vereceksin / Uyuyamayacaksın / Düzelmeden memleketin hali / Düzelmeden dünyanın hali (…) Bir sis çanı gibi gecenin içinde / Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur, metin, sade / Çalışacaksın.”
Uğur Mumcu, insanın insana, karanlığın aydınlığa yaptığı bu sonu gelmez, bu akılla açıklanmaz kalleşliği anlatmakta bile zorlanıp, sözcük sözcük ağlarken; ötede Kızılırmak kitabını ilk kez basan, Bizim Yayınevi’nin kurucusu İsmail Gençtürk, bakın nasıl anlatır o günü:
“Demetevler’deki evime dönüyordum. Şoför radyoyu açtıktan biraz sonra, Yenimahalle Pazarı’nın orada, İvedik Caddesi üzerinde duydum Bedrettin Cömert’in vurulduğunu. Şaşırdım. Perişanlığımı, değişikliği gören şoför dost, “Akraban mı?” dedi. “Daha ileri” diyebildim. Ağlıyordum. Taksiyi durdurdu. Beni teselli etmeye başladı (…) “Bu böyle gitmez” dedi. “Olan ölene oluyor, çok yazık!” dedi.” (Hasan Hüseyin Derler Adına, Damar Yayınları, Ocak 1991, 1. Baskı, sayfa 71)
Türkiye gündemini uzun süre etkileyen bu suikast, dergilerde, gazetelerde büyük yankı bulur. Dönemin çok okunan dergilerinden biri de bu olay üzerine bir yazı yayımlar. Devrimci Savaşımda Sanat Emeği adlı derginin 6 Ağustos 1978 tarihli sayısında, bu vahşeti kimin yaptığı bilindiği halde hükümetin kılını bile kıpırdatmadığı, güldürü formundaki açıklamalarla neredeyse ‘zırvaladıkları’ üzerinde durulur. İmzasız yazı son derece serttir.
“Faşistler Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi, yazar ve eleştirmen Doçent Bedrettin Cömert’i 11 Temmuz Salı sabahı kurşunlayarak öldürdüler.
Olay bütün demokratları, ama özellikle sağ sosyal demokratları, mason ve liberal entelektüelleri, sermaye çevreleriyle ilişkisini iyi tutmaya özenen radikal sanatçıları ve iktidara yamanmakla kendini güven altına aldığını sanan solcu aydınları dehşetle irkiltti.
Aynı günün akşamı Başbakan Bülent Ecevit ve izleyen günlerde ondan cesaret alan bir dizi sütun yazarı, hayretlerini şu cümleyle beyan ettiler; “Özellikle şimdiye kadar hiç bir siyasi eyleme katılmamış bulunan Doç. Bedrettin Cömert’in öldürülüşü şaşırtıcı ve son derece üzüntü vericidir.”
Sağ sosyal demokrasinin kalemşörleri için, faşist çetelerin aşağılık saldırılarına ve onların yaratacağı terör ortamında bu ülkeyi emperyalizmin, militarizmin ve gericiliğin batağına çekecek komplolara yiğitçe karşı çıkan Doçent Server Tanilli’nin, bir savcı Doğan Öz’ün, bir ressam Cuma Ocaklı’nın ve nice yurtsever aydının güpegündüz sokak ortasında kurşunlanmasın aynı derecede şaşırtıcı ve üzüntü verici değildir.
Yarın öbür gün, faşizme karşı açıkça ve şerefle demokratik güçlerin yanında saf tutmuş bir aydın, bir yazar ya da bir sanatçı gene sokak ortasında katledildiğinde, onlar mahzun ve çokbilmiş bir eda ile “ne yapalım” diyecekler, “siyasi eyleme katılmıştı, tarafsız kalmamıştı ki” ve çağımızın bu en eblehçe yanılgısını kafalarına bir faşistin namlusu değdiği zaman kavrayabilecekler.
Şimdi de Bedrettin’in ölümünü kavrayamıyorlar. Gidip devrimci aydınları geberteceklerine, neden Bedrettin’i vuruyorlar? “Bedrettin Cömert siyasal eyleme katılmamıştı ki?”
Oysa Bedrettin Cömert siyasal eyleme katılmıştı.
Bedrettin Cömert, bilimsel inceleme, çeviri ve araştırma ile dolu masasından kalkıp, Hacettepe Üniversitesindeki faşistlerin suçluluğunu saptayacak komisyona katılmıştı.
Aydınca onuru ve antifaşist bilinci Bedrettin gibi el üstünde tutan düşünürler, yazarlar, sanatçı dostlar; sağ sosyal demokrasinin sunduğu “tarafsızlık” lokmasına nefretle tükürün ki en genç, en verimli, en yürekli insanların mezarı başında bir daha buluşulmasın. Meslek örgütlerine, demokratik örgütlere omuz verin, onların faşizme karşı eylem birliğine katkıda bulunun ki bu çirkef ülkemizden silinsin. İktidarı faşizme karşı daha etkin bir savaşıma zorlayacak tek çözüm olan ulusal ve demokratik güçlerin cephe birliğini titizlikle savunun ki, derneklerde, örgütlerde bu cepheye sinsice karşı koyan likidasyon ve provokasyon eğilimleri “tarafsızlık” ihanetine bundan böyle çanak tutmasın, faşist namlulara yağ sürülmesin. Cephemiz güçlensin ki, kin ve kan kokusu yaşanmasın.
Bedrettin’in ölümü bilincimizi bileyecek, biz Bedrettin’i unutmayacağız, unutturmayacağız.”
Şimdi Bedrettin Cömert’in tüm dostlarının ağzında, onun henüz 19 yaşındayken, 15 Mart 1959 tarihli Varlık dergisinin 498. sayısında yayımlanan ilk şiiri “İstanbulumsu”nun dizeleri dolaşmaktadır.
“… Bu cam var ya caddelerde akasyalar seyrettiğin otomobiller / Senin için çatlar vallahi en iyisinden bir de / Oyuncaklar yaptırdım midye kabuklarından / Şatolarda oynayacaksın Hititsi bir beşik içinde / Uzun tırnakların var senin sevilerden kına yakmalı / Pastalar yaptıracağım sana Antalya limonlarından / Sana ça-ça-ça’ların bel kıvraklığında / Sana gözlerimi vereceğim İstambulumsu”
Oysaki genç ölü sanki bilmiş de yazmış gibi başka bir şiirini musallat eder liberallerin, korkakların ve aydın geçinen işbirlikçilerin yüreklerine.
“Sonuçsuz kavgalarla doluyum / Yalnızım / Tek duvar benim, karanlıkta kendimi yankılayan / Ölgünüm / Bu türkü çok yaşlandı artık / Bu maviye her zaman tanıklık edemem / Anlamıyor musunuz kendimi yanıtlamaktan usandım / Pestilimi çıkardı amaçsız geçen günler / Barsaklarımı deşsin istiyorum kalabalık / Yüzüme yüzüme saldırsın sıkıntı / Yeter ki ölümüm gürültülü olsun / Yeter ki ölümüm gürültülü olsun”
11 Temmuz 1978 günü dökülen kan hâlâ kanamaya devam ederken, ‘faili bilinir bir cinayet’ olan Bedrettin Cömert katlinin sorumluları, olaydan hemen sonra Almanya’ya kaçarlar. (Yoksa kaçırılırlar mı deseydim?)
30 Mart 1979’da Avrupa Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu’nun eski başkanı Lokman Kondakçı, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’e “Bedrettin Cömert olayında emri, dönemin ÜGD Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun verdiğini, onun üzerinde de Ramiz Ongun’un yer aldığını” söyler. Sonrasında mahkemede Lokman Kondakçı’ya iddialarının neye dayandığının sorulması üzerine o dönemde ülkücü hiyerarşiyi tahmin ederek böyle bir açıklama yaptığını ifade eder Kondakçı. (Meraklısına Not: Yıllar sonra Büyük Birlik Partisi’ni kuran Muhsin Yazıcıoğlu, bir toplantı sırasında Cömert`in öldürülmesi emrini kendisinin verdiği yönündeki iddiaların doğru olmadığını söyler. “Ortada temelsiz, hiçbir dayanağı olmayan bir iddia var. Bizim Bedrettin Cömert olayı ile bir alakamız yoktur” ) Yaklaşık aynı tarihlerde Cömert cinayetini araştıran Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi, cinayetin azmettiricisi sıfatıyla Abdullah Çatlı hakkında tutuklama kararı çıkarır. Cömert’e ateş eden silahların Ankara’da pek çok cinayette kullanıldığı anlaşılır. Polis, Rıfat Yıldırım, Üzeyir Bayraklı ve “Ahmet” kod adlı bir ülkücü olmak üzere 3 saldırganı belirler. Rıfat Yıldırım ve Üzeyir Bayraklı, başka bir cinayetten aranmaktadır zaten ve şimdi de Almanya’ya kaçmışlardır.
Cinayetin üzerinden 7 yıl geçmiş, dosya daha niceleri gibi tozlu arşivde çürümeye bırakılmışken, 1985 yılında, Almanya’da 1,5 kilo eroinle yakalanıp uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanır katiller. Ama idamla yargılanacakları için Türkiye’ye iade edilmeyip serbest bırakılırlar. Rıfat Yıldırım’ın ‘Skala’ adıyla Frankfurt’ta açtığı gece kulübü, Türk mafyasının buluşma yeri haline gelir. 2002’de Türkiye’ye iade edilirler ama Cömert davasında “delil yetersizliği”nden beraat ederler. Üzeyir Bayraklı 1992’de öldürülür. Cenazesine katılanlar arasında Abdullah Çatlı da vardır.
Ülke aydınları, bilim ve sanata inananlar, evrensel insancıl haklar konusunda mücadeleden geri durmayanlar kanayadursun; birileri içki, uyuşturucu kokan izbelerde, katliamı kutlamaktadır. Ülke aydınları dişlerini sıkıp, hayattan yana durmadıkça da bu hikâyeler, uyuşturucu tüccarları, katiller, içki içmeden kendisi olamayanlar, kılık değiştirip aydınlığa kurşun atmaya devam edecektir.
Hasan Hüseyin belki de Bedri’sinin kaybını en çok duyanlardan biridir. Öyle bir acıdır ki bu, Cömert’in cenaze töreninde düşüp bayılacak kadar büyük bir acı!

Ben yaşadığım şehre bakarım!

Mevlana ile bendeniz Ayşegül