“Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır / Acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan / Karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü” (Nâzım Hikmet)

Türk sinema tarihindeki ilk kadın oyunculardan biri 

“O kendisinden bahsetmez; bahsedilmesinden de hoşlanmazdı… Perde ve Sahne sahifelerinde tanıdığım sahne arkadaşlarımı, seyircileri önünde zikretmeye başladığım tarihlerde, kendisinden de hâl tercümesi istemiştim. “İsmim altında çıkan bir mecmuada, kendimden söz açılmasını manasız ve münasebetsiz bulurum” diye şiddetle reddetmişti (…) Esasen onu yakından tanıyanlar ne kadar temiz ve sağlam bir ahlâka sahip olduğunu bilirler. Sanatına meftun olan seyirciler de, (ancak) vefatından sonra çıkan yazılarla bu emsalsiz kadının seciyesini öğrenmişlerdir.” (Perde ve Sahne dergisi, 1 Şubat 1944, Yeni Devre, Sayı: 14, Vasfi Rıza Zobu’nun “Ölümünün Yıldönümü” başlıklı yazısından, s. 3) 
Kendisinden söz etmeyen, başkasının söz etmesinden de utanan ama sahne sanatları tarihimizde birçok ilk girişimde adını gördüğümüz, gerek Türk tiyatrosu ve gerekse Türk sinemasının öncü ve cesur kadınlarından biri olan Münire Eyüp Hanım ya da daha çok bilinen adıyla, Muhsin Ertuğrul’un gencecik yaşta ölüp giden eşi Neyyire Neyir’e dair ne yazık ki, çok şey bilmiyoruz bugün. Bildiklerimizi üst üste koyduğumuzdaysa, bir iki sayfayı geçmeyecek kadar az ve birbirinin kopyası bilgilerle karşılaşırız. Oysa ki, 40 yıl yaşamış olsa bile, -hele yaşadığı dönemin olumsuzluklarını da düşünürsek- o kadar çok ve önemli işin öncülü ve paydaşı olmuştur ki Münire Eyüp Hanım. Bunca cesaret isteyen işin üstesinden geldiği halde, hakkınca kendisini tanımamak ancak bizim utancımızdır, başka ne olabilir ki? Hem Türk sahnelerinin devrimci bir kadın öncüsüne yaptığımız haksızlığı -az da olsa- gidermek, hem de utancımızı azaltmak için oturup Münire Hanım ile ilgili bir dizi yazı kaleme almaya karar verdim. Bu alçakgönüllü dosyada anlatacağımız her hikâyenin; günümüzün sanatsevmez barbarları tarafından unutturulmaya çalışılan Türk sahne sanatlarını, tiyatromuzu, sinemamızı aktüel rezaletin elinden kurtararak, hak ettiği saygınlığa kavuşturmak için çabalayanlara / ısrar edenlere küçük bir umut olmasını diliyoruz. Başka hiçbir iddiamız yoktur.

2 YAŞINDA YETİM, 15’İNDE ÖKSÜZ

Münire Eyüp Hanım, birçok kaynakta 1902 doğumlu olarak gösterilse de biz, en yakın çalışma arkadaşı ve mahalle komşusu olan Vasfi Rıza’nın, sanatçının ölümü üzerine yazdığı yazıda kullandığı tarihi, yani -1903’ü- doğum yılı olarak kabul ediyoruz. 
“Neyyire 1319 hicrî, 1903 miladî senesinde Fatih’te, Atikalipaşa mahallesindeki evlerinde dünyaya geldi. İsmini de “Münire” koydular.” (agy., s.3)
2 yaşında babası Eyüp Efendi’yi, 15 yaşında “Darülmalûmat” (Öğretmen Okulu) öğrencisiyken de annesini Hatice Hanım’ı kaybeder Münire Eyüp. Hayat ona çok da iyi davranmamıştır çocukluğunda.
Babasının kaybıyla yalnız kalan annesi ile Münire’ye, baba dostu Manizade Mehmet Tahir Bey sahip çıkar. Münire’nin eğitimiyle, aydın bir kişi olan Mehmet Tahir Bey ilgilenir. Önce Cibali Üsküplü Mahalle Mektebi, ardından Horhor İptidaî Mektebi’ne devam eder. Bu okulda okuduğu sırada, kaydını Darülmalûmat’a alırlar küçük Münire’nin, babası gibi öğretmen olacaktır o da. Çocukluğuna dair bildiğimiz bütün bilgileri, Manizade Tahir Bey’le söyleşi yapan Vasfi Rıza’dan öğreniriz:
“Zekâ, cevvaliyet fıtratında mevcuttu. Çalışkanlık, vakar ve azim gibi meziyetlerini, cefakâr ve tam bir kadın olan annesinden tevarüs (*Miras almak) etmiştir… Gençlik çağında Kız Muallim Mektebi’ne devam ettiği demler, canlı ve hisli hareketleriyle emsalleri arasında temayüz (*Seçilmeye) etmeye başlamıştı. Sanayi nefiseye (*Güzel Sanatlar)  inhimaki (*Tutkuyla kapılmak) vardı. 
Güzel yazardı. Güzel resim yapardı. Hayli muvaffak olduğu yağlı boya eserleri vardı. Sesi güzeldi. Zevkle dinlenecek kadar güzel şarkı söylerdi. Hatta Kız Muallim Mektebi’nde iken -o dönemim âdeti veçhile- mütalea saatlerinde kendisine Kur’an okutturulur, mektep müdiresi de dahil bütün talebe ve hocaları tarafından dinlenirdi. 
Evimizde geçirdiği hafta aralarında ve tatil zamanlarında keza coşkun hareketleriyle manzumeler, şiirler inşad (*Düzgün ve doğru okumak) ederek etrafındakileri alâkadan heyecana, heyecandan helecana (*Yürek çarpması) sürükler ve herkesin gözyaşını döktürebilmekten haklı bir hazla gururlanırdı. Mektepte verilen temsillerde, daima rol alıyordu, daha o zaman kabiliyeti âşikardı.
Münasebetlerinde çok samimî idi. Şımarıklık ve lâübalilikten çok uzaktı. Mağrurdu. Tevfik Fikret’in “Kızlarını okutmayan milletler, oğullarını manevî öksüzlüğe mahkûm ederler” sözünü tekrarlardı. Garip tesadüf şu ki: Fikret de, Türk sahnesinin ancak Türk kadınının sahneye intibasıyla doğacağını iddia etmişti. Bu davasının müdafii ve ispatçısı yine Münire olmuştur. Tam manasıyla hayatı tek başına yaşaya yaşaya, olgunluğuna gıpta ile bakılan karakterine yürüdü.” (agy., s. 4)
1921 yılında okulunu bitirip, 18 yaşında “muallime” olan Münire Eyüp Hanım, belli ki, öğrenmeye doymayan biridir. Aynı yıl Amerikan Kız Koleji’ne kaydını yaptırır. Dil eğitimi alarak kendini geliştiren Münire Hanım’ın sanata olan büyük tutkusunu, 1923 yılının ilk günlerinde yayınlanan bir gazete ilanı su yüzüne çıkarır. 
Gazete ilanında, Türk Kurtuluş Savaşı’na; gerek tarihe geçen ünlü Sultanahmet Mitingi konuşmasıyla, gerek yazdığı yazılarla büyük katkı sağlayan Halide Edip Hanım’ın (Adıvar), 1922 yılının 6 Haziran günü, İkdam gazetesinde tefrika olarak yayınlanmaya başlanan “Ateşten Gömlek” romanının filme çekileceği ve bu filmde oynatılmak üzere Türk kadın oyuncular arandığı, ilgilenen Türk kızlarının Sirkeci’de bulunan Ali Efendi Sineması’nın üst katındaki Kemal Film Şirketi’nin bürosuna gelmesi istenmektedir. 
Bu ilana başvuran tek bir Türk kızı vardır: Henüz 19 yaşında, gözleri yıldız yıldız parlayan, genç bir oyuncu adayı! Amerikan Kız Koleji öğrencisi, Münire Eyüp Hanım! 
Ateşten Gömlek
Halide Edip Adıvar’ın, 1923’te Teşebbüs Matbaası tarafından basılan romanı ‘Ateşten Gömlek’, Yakup Kadri’ye yazdığı bir mektupla başlar. Bu mektup, ilginç bir hikâyeyi de öğrenmemizi sağlar: 
“Yakup Kadri Bey’e açık mektup
Anadolu hayli buhranlı günler geçiriyordu. Anadolu harekâtının doğuş günlerindeki ruhların sıkışıklığı, çırpınması ve trajedisi artık geçmiş gibiydi. Havada daha olgunlaşmış ve çetin bir ihtilal ve savaş kokusu vardı. Bununla birlikte siz eski günleri sezmiş olacaksınız ki birdenbire bütün bu isimsiz şeyleri bir cümle içinde topladınız ve bana dediniz ki:
“Ben ‘Ateşten Gömlek’ isminde bir Anadolu romanı yazacağım.” Ben biraz sizi arkadaşça üzmek için, “Ben de bir ‘Ateşten Gömlek’ yazacağım” dedim. Siz yarı ciddi yarı şaka, “Yapmayınız, başka roman ismi yok mu!” dediniz.
Ben ondan sonra Anadolu’ya bakarken, Anadolu’yu hissederken sadece ‘Ateşten Gömlek’ diyorum… Ankara’ya döndüğüm günlerde birdenbire eski zamanların roman yazmak hummasına tutuldum. Karşıma birdenbire çıkan Peyamiler, İhsanlar, Ayşeler bir çocuk ısrarıyla hikâyelerine ‘Ateşten Gömlek’ diyorlardı. Bu inatçı çocuklara bu ismi kullanmak doğru olamayacağını o kadar söyledim; o kadar başka isimler buldum; beni dinlemediler. İnsanın, romanına koyduğu insan simgelerinin elinde esir olduğunu benim kadar siz de bilirsiniz.
Size de bu kadar Anadolu’ya yakışan ve kendi başına bir şaheser olan isim için teşekkür etmek ve sizden af dilemek isterim Yakup Kadri Bey. İsmin gücünün, eserden sağlam olması benim kabahatim değildir.
Benim ‘Ateşten Gömlek’i eğer zaman söndürüp bir tarafa atmazsa Türk romanları arasında iki tane ‘Ateşten Gömlek’ olacak. Belki elli sene sonra bir kütüphane rafında yan yana oturacak olan bu iki kitap Hans Andersen’in masallarındaki gibi belki dile gelir, birbirlerine geçmiş günleri söylerler. Kim bilir, o uzak gelecekte Türk gençliğinin sırtındaki “Ateşten Gömlek” ne kadar bizimkilerden başka olacaktır…” İmza: Halide Edib 

SAVAŞIN ORTASINDA AŞK

İzmir'in işgali sırasında kocası ve çocuğu düşman tarafından öldürülen Ayşe, İstanbul’a akrabası Peyami’nin yanına gelir. İkisinin yanına Binbaşı İhsan da katılır ve Anadolu'ya geçerler, amaçları Kuvay-i Milliye’ye hizmet etmektir. Ayşe, Eskişehir Asker Hastanesi’nde ve Polatlı Sahra Hastanesi’nde hemşire olarak çalışır. Bu arada hem Peyami, hem de Binbaşı İhsan Ayşe’ye âşık olur. Bu aşk her ikisi için de ateşten bir gömleğe dönüşür. Arka fonunda Kurtuluş Savaşı cephelerinin aktığı romanda, Peyami, bir çatışmada mermiyle başından vurulur ama ölmez, Ankara'ya gönderilir. İhsan ise alay kumandanı olur. Birinci ve İkinci İnönü Savaşları kazanılır. Sakarya Savaşı başlar.
Peyami tekrar cepheye döner ama bu kez de bir top mermisiyle bacaklarını kaybeder. İhsan ile Ayşe vurulup, bir köy mezarlığına gömülürler. Romanın sonunda, “Ateşten Gömlek” adını verdiği günlüğü üzerinden bize hikâyeyi anlatan kişinin durumunu, kitabın sonuna eklenen bir nottan öğreniriz: Ankara Cebeci Hastanesi’nde kafasındaki kurşun çıkarılırken hayatını kaybetmiştir Peyami…
Muhsin Ertuğrul’un hem yönetmen, hem de oyuncu olarak görev aldığı ‘Ateşten Gömlek’ filmi; Peyami’nin, yaralı olarak yatırıldığı Cebeci Askeri Hastanesi’nde, 4 Teşrinisani (*Kasım) ve 17 Kanunuevvel (*Aralık) tarihleri arasında tuttuğu 43 günlük notlardan oluşur. Kurtuluş Savaşı yılları sırasında ana tema olarak, iki erkeğin -sonradan, aşkı uğruna ulusal mücadeleye katılan silik bir hariciye memuru olan Peyami ve Binbaşı İhsan’ın- İzmirli bir kadına -Hemşire Ayşe’ye- duyduğu aşkın anlatıldığı romandan uyarlanan film ilk olarak, 23 Nisan 1923 tarihinde, Beyoğlu Palas Sineması’nda iki kısım olarak seyircinin beğenisine sunulur. Filmin tamamını izlemek için iki ayrı bilet alınır yani… 
Bu romanın sinema filmine çekilmesini sanat tarihimizde eşsiz kılan nedir peki? Türk kadın oyuncularının rol aldığı ilk sinema filmi olmasının yanı sıra, Türk sinema tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk konulu, uzun metrajlı film olması! Bu filmde ‘Ayşe’ rolünü canlandıran Bedia Muvahhit ve ‘Kezban’ rolünü canlandıran Münire Eyüp (Neyyire Neyir), bir sinema filminde rol alan ilk Türk kadın oyuncular olarak sinema tarihine geçerler.
Aynı zamanda, daha sonra evlenecek olan Muhsin Ertuğrul ve Münire Hanım’ın tanışmalarına neden olan filmdir ‘Ateşten Gömlek’… İki mücadele insanı, Neyyire Hanım’ın 1943 yılında ölümüne kadar bir daha ayrılmayacaktır.
Münire Eyüp Hanım’ın takma adı olan Neyyire Neyir’i ilk olarak bu filmin afişinde görürüz. Filmin orijinal afişi bugün elimizde olmasa da, 1932 yılında yapılan o ünlü Türk bayraklı afişte, oyuncular arasında Neyyire Neyir adı da dikkat çeker: 
“Türk tarihinin canlı bir sahifesi / İstiklâl Harbi’nin harekete gelmiş bir sahifesi: Ateşten Gömlek
Türk parasıyla, Türk azmiyle, Türk’ün çalışması ve Türk topraklarında çekilen muazzam Türk filmi
İstanbul’daki mestuli kuvvetlerin ve yardakçılarının yaptıkları mezalimi ve bu şerait altında vatanperverlerin mücadelesini, bir zabitimizin kahramanlık destanını, mücadele-i milliyenin nereden ve nasıl başladığını, milliyetperver gençlerin vatanını kurtarmak için ne kadar müşküllerle uğraştıklarını ve hazin bir aşk macerasını çok canlı bir surette gösteren büyük Türk şaheseri
Darülbedayi artistleri tarafından filme alınan bu şaheseri her Türk göğsü kabararak seyretmelidir.
Başrollerinde Ertuğrul Muhsin, Emin Beliğ, Behzat Haki, Sait, Bedia Muvahhit, Neyyire Neyir, Kınar Hanımlarla… daha birçok Darülbedayi sanatkârı filmde rol almışlardır.”
Romanda daha geride görünen ama yazarın gözünden, dönemin kentsoylu ve köylü kadınlarının çekilen acılar karşısında amaç birliği yaptığının altını çizmek için romanına eklediği Münire Eyüp’ün canlandırdığı ‘Kezban’ karakteri, hikâyeyi bize anlatan Peyami’nin kaleminde, İzmirli hemşire Ayşe’ye âşık olan Binbaşı İhsan’a aşk besleyen, tutkulu bir genç kız olarak karşımıza çıkar. 
Babası İngilizler tarafından öldürülmüş bir çavuşun kızı olan, “bütün iptidaîliği, çocukluğu, kadınlığı, hatta yeni hâsıl olan muğlâk hislerle İhsan’ı seven” köylü kızı Kezban, sevdiği Kuvvacı komutanla, ulusal kurtuluş savaşına katılmak istemektedir: 
“Babamı gâvurlar öldürdüler, anam yok, dedem yok, beni nerelere bırakıyorsunuz diyor ve mütemadiyen ağlıyordu. İhsan biraz rikkatle, fakat çok canı sıkılmış bir tavırla Kezban’ı geri çevirmek için iknaya çalışıyordu. Kezban kâni olmuyordu.
-Gitmicam, gitmicam! Tüfek atamam mı, elin şehrinden karılar gelir de ben gelip bir iş tutamam mı? diyordu.” (Ateşten Gömlek, Özgür Yayınları, 2002, s. 81)
Kezban, İhsan’ın kuvvetleri arasında kendine bir yer edinmenin yanında babasını öldüren, kendisini aç ve çıplak bırakan “gâvurlarla” dövüşmek için yanıp tutuşmaktadır. Peyami’nin günlüğünde, Ayşe ile Kezban arasında bir karşılaştırma yapılır. Kezban’ın çakmak çakmak bakan gözleri, Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı’na inanan kadınının gözleriyle bir tutulur :
“İki elleriyle atın dizginlerini sımsıkı tutmuş, küçük yüzü daha sararmış, gözleri yabani ve güzel bir kedinin atılmaya karar verdiği anın tehlikeli ışıklarıyla yanıyordu. İlk defa olarak Ayşe ile onun yüzündeki müşabeheti gördüm, aynı yeşil gözler ve kat’î çene. Ayşe’nin nadir çiçekler gibi garip bir kızıllıkla açılan büyük dudaklarına mukabil bunun küçük ve manasız bir çocuk ağzı var. Fakat hep o şimşek gibi karanlık daireleri içinde tehlike, ateş ve ihtirasla çakan yeşil ışıklar. Bu, Anadolu’nun gözleridir. Yalnız Ayşe’ninkiler daha derin, olgun ve facialı bir kadın ruhu taşıyor, o kadar. Buna dikkat ettikten sonra bu çocuğu, bu vahşi elemiyle nasıl bırakır gidebilirdim.” (Ateşten Gömlek, Özgür Yayınları, 2002, ss. 107-108)
Halide Edip, Peyami’nin ağzından, Kezban ile Anadolu arasında bir bağ kurmakta, vatanın temsilcisi olarak Ayşe gibi Kezban’ı da işaret etmektedir. 
“Ateşten Gömlek” filminin büyük etkisi, belki de; henüz İstanbul işgal altındayken ve Cumhuriyet ilan edilmemişken, Türk Kurtuluş Savaşı’nı konu alan bir film olması ve bu filmin yarattığı olağanüstü örgütlenme coşkusu ve kazandırdığı mücadele azminde aranmalıdır. Bu büyük hamlenin bir parçası olan yazımızın kahramanı, 19 yaşındaki Münire Eyüp Hanım’ı yeterince tanımamak için neden “utancımızdır” dediğim şimdi daha iyi anlaşılıyor diye ümit ediyorum.
Cumhuriyetin ilanından sonra ne olur peki? Münire Eyüp Hanım bir yandan sinema filmlerinde oyunculuk yapmaya devam ederken, diğer yandan, 6 Aralık 1923 günü, Varyete Tiyatrosu’nda “Othello” oyununda sahneye çıkar. Bunun anlamı şudur: Talihsiz Afife Jale’den sonra ilk kez Müslüman kadın oyuncular, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin korumasında sahneye çıkmış, karanlık bir dönemin sonu gelmiştir… Peki kimdir bu cesaretli kadınlar? Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir Hanım!