Yasaların düzene yeterince hakim olamadığı yüzyıllar öncesinin zaman dilimlerinde yaşayan batı toplumlarında, can yakan bir düello geleneği hakimdi. İki kişi arasında beliren husumetin çözümüne katkı sunup engelleyecek başkaca herhangi bir güç yoksa taraflar iki tanık önünde silahlarını seçmiş olarak karşı karşıya gelirlerdi. Belirli mesafe uzaklıktan yapılan atışlardan birisinin neticesi diğer taraf için oldukça ağır bir sonuç doğuracak olsa da, özde hiç doğru olmamakla birlikte bu durum toplum açısından geniş kabul görürdü. Aynı örneği pusu geleneğini içselleştirmiş doğu toplumları için vermenin biraz zor olduğunu biliyorum ancak günümüz toplumu bunu modernite bünyesinde elinden geldiğince soğurmuş olduğundan ötürü kimseyi incitmemek adına üzerinde fazla durmamayı yeğliyorum. Düellonun futbolla ilgisini anlatmak için öyle kırk dereden su getirmeye gerek yok. Futbol oyun kuralları, kalesini savunan takımın oyun alanının ceza sahası olarak adlandırılan mayın tarlası sınırları içinde, on ikinci kuralı ihlalini ciddi bir yaptırıma muhatap kıldığından, gözler ister istemez kaleden 11 metre uzaklığa işaretlenmiş beyaz noktaya takılıyor. Sahada duyulan keskin bir düdük akabinde maçı yöneten hakemin eli o noktayı işaret ediyorsa biliniz ki düello saati gelip çatmıştır. Lehine verilmiş takım taraftarlarınca bayram sevinciyle çığlık çığlığa kutlanan, aleyhinde olanlar içinse büyü, totem ve muhtelif doğaüstü olaylara bel bağlanarak sessizce sonucu beklenen bu kararın adı penaltı. Tarafların birbirlerine meydan okumaları yerine bu kez içlerinden birinin kuralı bu özel alanda bile isteye çiğnemesinin acı sonucu anlamına gelen penaltının kullanılması süreci oldukça ilginç vakıalar kapsıyor. Örneğin vuruş yapılmadan önce kimsenin ceza sahasına giremeyeceği sabit olmasına karşın, izleyin bakın genelde vuruşu yapacak oyuncunun topa doğru koşmasından itibaren saniyeler içinde hücum eden takımın diğer oyuncuları kendilerine avantaj sağlamak için, hani neredeyse ailece diyebileceğimiz şekilde ceza sahası içine giriyorlar. Cesur hakemlerin, sonuç gol olduğunda tartışmasız tekrarlattığı bu türden penaltı kullanımı hatalı. Keza kalecinin kurtarmış veya topun dışarı gitmiş olma hallerinde aynı ihlal bu kez savunan takım tarafından yapılmışsa yine vuruşun tekrarı gerekiyor. Özetle her şeyin kurala ve adabına göre yapılması esas.

ÖZEL KABİLİYET SAHİBİ

Hadi bu kısmı sorunsuz atlattık diyelim ya bizim kaleci ile vuruşu yapan arasındaki düello? Eskiden, vuruşu yapan oyuncu topa değmeden önce kalecinin hareket etmesi kesinlikle yasaktı. Eh kale çizgileri üzerinde kıpırdamadan duran bir insan, topa vurulduğu an itibariyle fizik kurallarına aykırı biçimde sağa veya sola 3 metre 66 santimetre uçamayacağına göre, kaleyi tutan her top direkten dönmedikçe büyük olasılıkla gol olmakta, böylece maçın kaderine önemli etki eden bir sonuç doğmaktaydı. Elbette 7 metre 32 santimetre enindeki koskoca kale dururken topu kalenin 10 metre üstünden auta atacak derecede özel kabiliyet sahibi olan penaltıcılar için söyleyecek bir şey yok. Seyircinin bu muhteremi oduna bağlı sivri demir uçlu bir tarım aletine benzetmesine hak vermek gerek. Yakın zamana dek uygulanan bu usul giderek terk edildi zira bu usul uygulandığı zamanlarda ceza hukukundan bildiğimiz iddia ve savunma makamları arasındaki “silahların eşitliği” prensibi rafa kalkmakta ve vuruşu iyi yapanlar için istenen neticeyi almaya yönelik ciddi avantaj doğmaktaydı. Hala öyle de denebilir ama artık bu vuruş sırasında kaleciye de bazı haklar tanınmış durumda. Bir kere, vuruş yapılmadan sabit durma kalktı ve yerine kalecinin kale çizgisi üzerinde dilerse sağa sola hareket etme imkanı getirildi. Böylelikle penaltıyı kullanan oyuncunun kaleciyi şaşırtmak için son ana dek türlü varyasyon yapabilmesine karşı kalecinin de onu şaşırtmak için elinden geleni yapabilecek bir güce kavuşması sağlandı. Bununla da yetinilmedi. Son yıllarda bir başka değişiklikle kalecinin, vuruş anında bir ayağının kale çizgisine temas etmesi şartıyla gol çizgisini terk edebilmesine izin verildi. Bunların amacı, özde ne tür bir ihlal olursa olsun ihlalinin cezasının acımasız bir infaz şekline dönüştürülmemesini içeriyordu. Suç ve ceza birbirine denk olmalıydı ve elbette ceza uygulanırken karşı taraftaki kişinin sair haklarının korunması gerekiyordu. Zira cezanın ıslah etmeye yönelik içeriğinin yaşamın her köşesinde dikkate alınması zorunluluğunun, cezanın uygulanması sırasında suçlunun defalarca ve defalarca cezalandırılmasının önlenmesini kapsadığı bir gerçekti. Dönüp dolaşıp lafı ille hukuka bağlıyorsun diyenler beni hoş görsünler. Ne yapayım, hukuk hayatımızın her anında yanı başımızda ve bizimle birlikte nefes alıyor. İsterseniz araştırın, doğumdan ölüme neredeyse her hareketimizin sonucu bir şekilde hukuka bağlı. Bu yüzden benim ezeli ve ebedi derdim, insanların belli bir düzen içinde yaşarken haklarının bulunduğundan haberleri olması ve yine o haklarının sonuna dek korunması. Kısacası penaltı deyip geçmeyin. O, oyun kurallarında yapılan birçok ihlal sonrası verilen kararların en ağırı ve neticesi itibariyle geri dönülmez sonuçlar doğuranı. Tıpkı ölüm cezası gibi. Hoş bugünlerde artık VAR sistemi ile beş yüz elli altı kere izlendikten sonra, Nasreddin Hoca’nın “Karpuzun orasına değdi burasına değmedi “fıkrasında olduğu gibi o da bir şekilde güç sahibinin istediği şekilde sonuçlanmakta ama işi daha fazla kurcalamanın kimseye fayda getireceğine inanmıyorum. Sabaha kadar davul çalsanız da, hangisi olursa olsun kuralın güçlünün istediği sonuca göre yorumlanmasının ardından herkes biraz söylenip maçı izlemeye devam ediyor nasılsa.