Geçen sabah işe gitmek içinkarşıdan karşıya geçtiğim sırada mahallemizin orta yaşa yakın delişmen gençlerinden telefoncu Sercan ile Makine Kimya Endüstrisi’nden emekli genel müdür Adil bey amcanın konuştuklarını gördüm. Küçükyalı sahil bandına inen merdivenlerin başındaki bu hararetli muhabbete normal bir konuşma demek mümkün değildi çünkü yıllarca amatör kümede top oynamış Sercan diline düşmüş tüm sözcükleri, heybetli görüntüye sahip Adil bey amcaya peş peşe sıralıyor ve sanki ona bir şey ispatlamaya çalışıyor gibiydi. Bu hengamede kendinden emin görünen Adil bey amca, eğer Sercan’ın salvolarına karşı arada nefes alabilecek birkaç saniye yakalayabilmişse : “ Yok o öyle değil evladım” manasında başını geriye atıyor ve elinden geldiğince o da iki – üç cümle sıkıştırmaya çabalıyordu bu diyaloga. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki, onları gören muhtemelen memleket meselesi hakkında tartışıyorlar diye düşünürdü. Oysa kazın ayağı öyle değilmiş efendim. Merak işte, yanlarına yanaşıp muhabbete katılmak istediysem de nafile, çünkü o sıra dünya yansa umurlarında olmayacaktı hazretlerin. Yine de tırabzanlarına tutunarak ağır ağır inermiş gibi yaptığım merdivenlerde biraz kulak misafiri olduğum vakit neredeyse küçük dilimi yutacaktım. “Adil bey Adil bey, hayatınız beleş elde edilmiş şampiyonluklarla geçiyor diye söyleniyordu Sercan. “Hakemi, VAR’ı derken Allah ne verdiyse her maçı on üç kişiyle oynuyorsunuz. Adil bey amca ise hiç istifini bozmadan: “Peki ya sizinkileri ne yapacağız paşazadem, onu satın al, buna baskı yap, hakemi ayarla, şampiyonluklarınızın alayı şaibeli alayı “ derken futbol deyimiyle “korakor” mücadeleden bir adım dahi geri atmayacağını gösteriyordu. Güldüm. Her ikisinin söylemlerine de takım taraftarlığına yeni adım atmış ilk okul çocuklarının inatçı tavırları hakimdi.

DEDİĞİM DEDİK

Bir ısrar, bir ısrar, hani dediğim dedik derler ya, aynen öyle. İçimden şöyle demek geçti. “Hadi Sercan genç, heyecanlı, ya size ne oluyor Adil bey amca? Koskoca emekli genel müdürsünüz yani. Ne var böyle kendinizden kaç yaş küçük gençle iddialaşacak. Madem hukukunuz var, ne olur yani bir maçı oturup güzel güzel seyrettikten sonra sadece oynanan futbolu tartışsanız.”Sonra birden şu son cümlemdeki seyretmek fiiline takıldı aklım. Seyretmek. Ortaya konan bir eser varsa onun değer bulması için seyirci olması şart ama bizde seyircilik uzun yıllardır sadece yaşama karşı. Hem ayrıca stadyumda maç izlemek için taraftar olmak şart mı? Değil elbet lakin bizde seyirci olmaya niyetlenenler bir maçı tribünden adam gibi seyretme imkânı bulamıyor ki para verilip gidilen bu gösterinin ardından sadece beğenip beğenmeme arasında özgürce dolaşılabilsin. Yıllanmış hırsların fanatizmin kucağına ittiği, yaşamındaki tüm sorunları stadyumda çözmeye hevesli güruhların garip taraftarlık anlayışı yetmezmiş gibi bir de bunların maçı izlemeye gelen seyirciye tahakkümleri had safhaya ulaşmış durumda ve bu yüzden çoğu insan futboldan soğumakta. Düşünün ki keyif almak için stadyuma gelmiş, ailece futbol maçı izleyeceksiniz. “Haydi haydi ayağa, bağır bağır haydi hey, bağırmayan tribünden defolsun gitsin” şeklindeki buyurgan argo tavırlar kimi rahatsız etmez ki? El âlemin ülkesinde hiç maç izlediniz mi bilmem. Münferit sayılabilecek birkaç holigan örneği dışında ağırlıklı olarak aileyle veya dostlarla birlikte gidilen bu türden etkinliklerde temaşaya yönelik bir duyguhakim. Eğleniyor insanlar. Onlar da deşarj oluyorlar fakat şarkılarla, sloganlarla ve akla gelebilecek en uç en zeki esprilerle rakibi kızdırmaya çalışarak. Tepkilerini dile getirmiyor değiller ama bu örneğin kendi kalelerinin direğini sıyıran bir vuruş sonrası korku yüklü olduğunu hissettiğiniz bir“ooovv” ya da çok şık bir hareket sonrası “vaav “nidasından öteye gitmiyor. Korner kullanmaya gelen oyuncunun dikkatini dağıtıp, panik duygusunu hissetmesi için hep birlikte el kol ya da flamalarını sallıyorlar ama kimse o korneri atamasın diye oyuncunun kafasına bozuk para, çakmak falan fırlatmıyor. (Not: Ülkemizde stadyum girişindeki güvenlik aramasında, ileri görüşlülüğün tipik örneği olarak ilk önce bozuk para ve çakmaklar toplanmaktadır). Dahası kaybeden takımlarını alkışlıyor, teselli ediyor, sonraki maçlar için yanlarında olduklarını hissettiriyorlar. Rakip kazanmış ise sahadan taş yağmuru altında çıkmıyor, takım otobüsüne ateş edilmiyor. Aleyhlerine penaltı veren hakeme tükürmüyor, yumruk atmıyorlar. Şimdi kimileriniz diyecek ki : “ Ne olur yani alt tarafı rakibe iki üç tane bozuk para fırlatmışlarsa, beğenmeyen maça gelmeyip operaya gitsin kardeşim, hem zaten bağırmayacaksa niye geliyor, burası deşarj alanı !”. Ve hatta denecek ki “burası Türkiye olur böyle şeyler vesaire vesaire. Biz bunları ezberlediğimizden ve söyleye söyleye dilde tüy bitmiş olduğundan ötürü şu bildik deşarj muhabbetine ilişkin olarak suyu ısıtılan kurbağanın öyküsünü hatırlatmak daha iyi olacak galiba. Hani çok hızlı hareket ettiği içinbir türlü yakalanamayan kurbağanın, içinde bulunduğu suyun yavaş yavaş ısıtılıp alışması sağlandıktan sonra, su kaynayınca bir daha sıçrayamamasının öyküsünü. Bilmiyor musunuz? Sahi,hiç mi duymadınız? Gözünüze de mi çarpmadı şu kıymetli vakitlerinizi ikram ettiğiniz sosyal medyanızda? Eh, ne yapalım, ben bu sayfayı daha fazla işgal edemem efendim, bilenler bilmeyenlere anlatıversin bir zahmet.