Naim Tirali, yayıncılık, gazetecilik ve yazarlık alanında büyük emekler vermiş bir isim. Her ne kadar yaygın olarak karşımıza çıkmasa da gerçek bu. Neyse ki H2O Yayınları Türk edebiyatının hafızasını ayak tutan işler yapmaya devam ediyor ve Tirali’nin günlüklerini okurla buluşturdu. Daha önce de yazarın eserlerini okura ulaştıran yayınevi 1984-1987 arasındaki günlükleri “Sağanaktan Önce- Edebiyatımızdan Portreler, Günlükler” adıyla yayımladı.

Naim Tirali, 1925 Giresun doğumlu. Galatasaray Lisesi’ni bitirir. Bu dönemde öykü yazmaya başlar. İlk öyküsü 1943 yılında Yeşil Giresun gazetesinde yayımlanır. 1946’da Tasvir gazetesinde muhabir olarak gazetecilik mesleğine adım atar. 1947’de Giresun’da Karadeniz Postası gazetesini çıkarır. 1948’de ilk öykü kitabı Park yayınlanır. Hukuk doktorası için Paris’e gider. 1951’de Türkiye’ye döndükten sonra Yenilik Yayınevi’ni kurar. Beş yıl boyunca Yenilik dergisini çıkarır. 1959’da Vatan gazetesine geçer. 1959’da gazetede dönemin Başbakanı Adnan Menderes’i eleştiren bir yazının yayımlanması üzerine tutuklanır. 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrası Bulancak Cezaevi’nden tahliye edilir. 1961’de milletvekili olur. 1962’den 1975’e kadar Vatan gazetesinin başında durur. 1972 yılında basın şeref kartı sahibi olur. Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası ve Ankara Gazete Sahipleri Sendikası’nda görev alır. 1980’lerde daha çok edebiyatla ilgilendi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından verilen Burhan Felek Basın Hizmeti ödülünü 1997’de aldı. 2009 yılında vefat etti.

Sağanaktan Önce”de yer alan günlükleri aslında portrelerle iç içe yürüyen notlar olarak dikkat çeker.

5 Naim Tirali

OKTAY ARAYICI’NIN ÖLÜMÜ

Kitaba dair benim altımı çizmek istediğim kişiler Oktay Arayıcı ile başlar. Oktay Arayıcı, özellikle “Rumuz Gongagül” oyunuyla tanınır. Tirali, ölümü üzerine yazılanlardan yola çıkarak günlüğüne notlar alır. Zira, Oktay Arayıcı’nın hiçbir oyununu görmemiştir. Bununla birlikte şu sözleri yazar:

Oktay Arayıcı’nın hiçbir oyununu görmedim. Sanat etkinliklerini izleyemediğim, yazmaktan da okumaktan da uzak kaldığım yıllara rastladıkları için. Ama şimdi, ölümünden sonra kaleme alınanları okudukça, oyunlarını görme isteği doğdu içimde. Bakalım nasıl ve ne zaman mümkün olabilecek? Sanırım şu anda hiçbir yerde oynanmıyor. Hemen her oyunda ödül kazanmış bir yazarımızı, sağlığında tanımamış olmamdan ötürü utanç duymadım diyemeyeceğim. Ama bu utançta, kültür ve sanat konularına gereken yeri vermeyen gazetelerimizin de küçümsenmeyecek bir payı olduğunu unutmamalı.” (s.80)

Şans bu ya, Şehir Tiyatroları sanki Tirali’nin sesini duyar gibi bir ay geçmeden “Rumuz Goncagül”ü sahneye. Bu tutumun yazara vefa olduğunun farkındadır ve şunları ifade eder:

Çok ince ve yazara saygılı bir davranış.

Hemen Rumuz Goncagül’e gitmeli. Sonra da öteki yapıtlarını görme fırsatını beklemeli. Bunca tiyatro, ince ve saygılı davranışında Şehir Tiyatroları’nı yalnız bırakacak değiller ya.” (s. 83)

HASAN İZZETTİN DİNAMO’YA SİTEM

Tirali’nin dikkatimi çeken bir başka yazısının başlığı “Hoşgörü ve Özür”. Edebiyatımızda “Kutsal İsyan” ve “Kutsal Barış” kitaplarıyla tanınan Dinamo’nun “İkinci Dünya Savaşı’ndan Edebiyat Anıları” adlı kitabı Tirali’yi rahatsız etmiştir. İlk rahatsızlık ünlü öykü yazarı Sadri Ertem’le ilgili yazılanlar. Orhan Seyfi ve Yusuf Ziya Ortaç’la ilgili söylenenler de inandırıcı olmaktan uzaktır. Edebiyat dünyasında dedikodu boldur. Beni ilgilendiren diğer konu Tirali’nin İsmet İnönü’ye dair yazılanlardan duyduğu rahatsızlık.

Hasan İzzettin Dinamo, 1940’lı yılların ortamına dair şunları yazmıştır:

İşte bu sırada İsmet Paşa’nın başına tebelleş olduğun Halk Partisi iktidarları bütün bu dev kayguları bir yana bırakmış, Türk yazarlarını, şairlerini kovalamaya çalışıyordu.” (s.62)

Dinamo’nun bu dediklerine Tirali yüksek bir tonla cevap verir:

Yani demek oluyor ki İsmet Paşa ve Halk Partisi iktidarı, sanki ülkeyi savaştan kurtarmayı başaramamış da yazar ve şairleri kovalamakla zaman öldürmüşler. Hele o Nazi tabutluklarına benzeyen hücreler. Sanırım aynı sözler Alpa(r)slan Türkeş tarafından da birkaç kez yinelenmişti.”. (s.62)

Tirali’nin eleştirileri devam eder. Sonuncusu çarpıcıdır:

Acımasız ve hoşgörüsüz olmanın savunulur bir yanı yoktur. Ancak yaşam süresince acımasız yargılarla karşılaşanlar, hoşgörüsüzlük yüzünden çok çekmiş olanlar, acımasız ve hoşgörüsüz olabilmek için hiçbir özre sığınamazlar.” (s.62)

Açıkçası bugünden Tirali’nin söyledikleri üzerinden bir tartışma yapmak ne kadar faydalı olur bilmiyorum. Ancak, 1940’lı yıllarda söz söylemek adına büyük bedeller ödeyen barış yanlısı aydın kuşağına “Acılı Kuşak” denildiğini ve Dinamo dışında kalan yazarlara da bakmak gerektiğini söylemek yerinde olacaktır.

NECATİLGİL’İN DURUŞU

Kitapta Behçet Necatigil’in ölümüyle ilgili önemli notlar yer alıyor. “Necatigil’siz Beş Yıl” başlıklı yazıda, şairin hastalık evresindeki tutumu anlatılıyor. Necatigil, ağır hastayken yurtdışında tedavi için devlet her türlü imkanı seferber etmeye hazırdır. Necatigil’se devlet hesabından yurtdışına gitmeyi kendine yedirmez. Tirali, bunun belki de direnme gücünü yitirdiğinden olduğunu da ekler. Sonuçta şairi ikna eder ve prosedür için evrak hazırlamaya girişilir. Gerisini yazardan okuyalım:

Hastane raporları hazırlandı. Elden Ankara’ya götürdüm. Gerekirse başbakana, bakanlara çıkıp işlemleri hızlandırmak istiyordum. Başbakanlık basın danışmanı, ortak dostumuz Cavit Yamaç’ın yanına gittim. Biz bürokratik engelleri yenmeye çalışırken, İstanbul’dan acı haber geldi. Ertesi gün cenazesine güç yetişebildim. Adalet Ağaoğlu da aynı uçaktaydı. Yurt dışına gidebilmesi için hastaneden verilen resmi yazı ise hâlâ kâğıtlarım arasındadır.” (s. 59)

BBC’DE SÖYLEŞİ

Bir başka belge değeri taşıyan husus da Tirali’nin BBC’ye verdiği röportaj. 1987’de Londra seyahati esnasında Firdevs Robinson’un sorularına cevap veren Tirali, yazarlık serüvenine dair önemli açıklamalar yapıyor. “İlk roman denemem olacak” dediği bir çalışmadan söz eden Tirali’nin yaptığı işin hangi eserine karşılık geldiğini anlamak güç. Belki de ben bu konuda iyi bir araştırma yapamadım. Yine de şu sözlere kulak vermekte fayda var:

(…) Buradan (Londra’dan) Paris’e gideceğim ve Paris’te bazı çalışmalarım olacak. Genel kitaplardan, özellikle 1950’li yılların gazete koleksiyonlarından bazı bilgiler edinmek istiyorum. O da ellili yıllarda başlayan bir gönül serüveninin, bir dostluğun konu edileceği bir uzun öykü ya da bir küçük romanda kullanabileceğim bilgiler. Mekân tabii Paris. (…).” (s. 236)

1987 yılının öykü ortamına dair söyledikleri de ilginç. Tirali, öykünün Türk edebiyatından çok önemli bir yeri olduğunun altını çizdikten sonra şunları söyler:

(…) Bugün için ben, hikâyecilerimizi zor duruma düşürenlerin, karanlık ve anlaşılmaz hikâyeler yazan hikâyeciler olduğu kanısını taşıyorum. Bunun iyi örnekleri de yok değildi. Yani karanlık öykülerin. Bizim gençliğimizde, bu türün başarılı örneklerini verenler vardı. Feyyaz Kayacan gibi Dr Fikret Ürgüp gibi. Onlar da soyut öyküler yazıyorlardı. Ama anlaşılır öykülerdi yazdıkları. (s.239)

Tirali’nin günlüklerinde Giresun’a dair notlar da okuyacaksınız. “Sağanaktan Önce” adı oradaki bir buluşmadan doğmuş. Yine Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Sait Faik gibi isimler de yazılanlara konuk oluyor. Ayrıca, basın tarihimiz açısından da yazılanların dikkate alınması gerektiğini belirtelim.