Yıl 1902.
Karayipler’deki Martinik adasında sıradan bir gün.
Her şey süt liman denir ya! İşte öyle.
O günlerde adadaki tek gündem yaklaşan temsilciler meclisi seçimiydi.
Bir yanda beyaz nüfusun üstünlüğünü savunan iktidardaki İlericiler, diğer yanda yerli halkın sesi Radikaller.
10 Mayıs’ta kurulacak sandıktan 1 kişi çıkacak ve Fransız Parlementosu’nda adayı temsil edecekti
Önemli görev!
Haa! Bir de son günlerde ardı arkası kesilmeyen depremler var.
Yerel büyücülere göre her sarsıntı yaklaşan bir kötülüğün habercisi olarak anlatılıyor, yetkililer ise halkı sakin olmaya çağırıyordu.
Bir sabah 1397 metre yükseklikteki Pelee Dağı’nın tepesini duman kapladı.
Birkaç dakika sonra havada küller uçuşmaya başladı.
Dağ korkunç bir gürültü ile duman püskürtüyordu.
Halk korktu. Adayı terk etmek için limana koştu. Vali yaklaşan seçimi de düşünerek, gemilerin limandan ayrılmasını yasakladı. Vatandaşı sakinleştirdi. Gazetelere demeçler verdi.
-Evlerinizde kalın. Her şey kontrolümüz altında, bir şey olmayacak.
Gerçekten de öyle oldu. Akşama doğru sarsıntılar hafifledi. Duman dağıldı.
23 Nisan’daki patlama birkaç gün içinde tamamen unutuldu.
Her şey normale döndü.
Louis-Aguste Syparis.
28 yaşında yerli bir adamdı.
Fakirdi. Ara sıra limanda hamallık yapıyor.
Gündelik ne iş bulursa orada çalışıyordu.
7 Mayıs akşamı barda bir kavgaya karıştı.
Zaten poliste sicili kabarıktı.
Hemen yakalandı.
Doğru kodese.
Hay aksi. Diye düşündü.
Yarın 8 Mayıs’ta Saint Pierre’de “Mesih’in cennete yükseliş” kutlanacaktı.
Bu karanlık 4 metre karelik fare deliğinde kısılıp kalmak “hak” mıdır?
Diye içinden geçirip duruyordu.
Günün ilk ışıkları birlikte ortalık hareketlenmeye başladı.
İlahiler okunuyor, kalabalık rahiplerin dualarıyla kendinden geçiyordu.
Sesler taa hücreye kadar geliyordu.
Öğleye doğru bir anda korkunç bir patlama sesi duyuldu.
O ne kararan gökyüzünü görebildi.
Ne 60 saniye içinde yağmaya başlayan külleri.
Alevler her yerdeydi.
Dışarıdaki çığlık sesleri susmuştu.
Havada cehennemi andıran bir sıcaklık vardı.
Bağırdı. Kimseden ses gelmedi.
Yerdeydi herkes?
Yer altındaki kalın duvarlı hücre ona artık mezar gibi geliyordu.
Kapının altındaki lavları gördüğünde sonun geldi diye düşündü.
Yatağının üstüne çıktı. Dua etmeye başladı.
4 gün sonra canlı bulunduğunda Tanrı’nın mucizesi olarak görüldü.
30 bin kişinin öldüğü, 20. yüzyılın en büyük yanardağ felaketinden canlı olarak kurtulan sedece birkaç kişiden biriydi. Hem de sıradan bir bar kavgası yüzünden girdiği hücrede.
O felaketin üstünden bir asır geçti.
Santorini’den duman yükselmeye başladığında fark ettim ki; hepimiz yıllarca okullarda kandırılmışız
Hani Türkiye’de aktif yanardağ yoktu?
Çok değil 166 yıl evvel 1885’de Tendürek patlamış.
Nemrut 1657’de, Ağrı Dağı 1840’da 3 kez lav püskürtmüş.
1900 kişi ölmüş.
Bizim baya baya 13 tane volkanımız varmış.
Şimdi aklıma takıldı.
Ya günün birinde ya Kula patlarsa?