‘Şal, Zil ve Gül’ün Milli Edebiyata Kattıkları Üstüne
“ Dünyada ne ikbâl ne servet dileriz / Hatta ne de ukbâda saadet dileriz / Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde / Yâranla tarab yâr ile vuslat dileriz.”( Şairin “Tercih” adlı rubaisinden) diyordu Yahya Kemal bir rubaisinde. Sevgilisiyle buluşmayı, aşkı, her şeyin üstünde tutan bu dizeleri okurken etkilenmemek elde mi? Çok zor bence. Ama bu dizeleri Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış; düşleri yırtık, ayakkabısız ve yoksul Türk insanını ne kadar yakalayabildiğini de merak ediyorum doğrusu?
Yahya Kemal Beyatlı, bir edebiyat önderi ve öğretmenidir. Türk şiiri ona çok şey borçludur kuşkusuz. 74 senelik ömrünün yarısına yakınını yurt dışında geçirmesine; Kurtuluş Savaşı’nda ülkenin çektiklerini çok yakından gözleme şansına sahip olmasına, 1915’ten 1922’ye kadar İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmasına rağmen, yazdıklarıyla sonraki kuşakları şaşkına çevirecek kadar ilginç bir şiirsel tanıklık bırakmıştır ardında... Şimdi, ben ünlü bir yazar olsaydım ve bu sert tahlilim ciddiye alınsaydı, eminim üstüne beş yüzden fazla kitap yazılan Yahya Kemal’in taraftarları beni topa tutarlardı. Onun sanatçılığından dem vurup, Atatürk’ün sanatsal ilgisini hak eden biri olduğunu ve “Kurdun Dişisi Ve Yavruları” makalesini kesip sakladığını filan söylerlerdi bana. Ama Falih Rıfkı Atay’ın anılarında geçen; “İnönü, bir gündelik gazetede Yahya Kemal’in divan biçimi gazelini göstererek, “Bunları okudukça Nâzım’ın hapiste olmasına canım yanıyor” demesini hatırlamak bile istemezler.
Yahya Kemal Beyatlı; tek bir şiirinde, ‘26 Ağustos 1922’ adlı şiirinde Türk Kurtuluş Savaşı’ndan söz eder. Aklıma hemen, ‘Nerede kaldı ağızlarından düşürmedikleri milliyetçilik’ demek geliyor, affedin beni. ‘İspanyolun ziline, şalına yazdığı şiir kadarda mı hak etmedi yoksul Anadolu, büyük şairin o mükemmel dizelerini?’. Hadi bunun üstüne konuşalım biraz.
“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbî / Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbî / Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın / Gaalip et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” (“29 Ağustos 1922” adlı şiirden alıntı)
Kurtlar puslu havayı sever. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaybeden taraf olarak yavaş yavaş eriyoruz. Vatan parçalanıyor. Kutsal ve milli dediğimiz ne varsa hepsi düşmanın çamurlu çizmeleri altında çiğneniyor. Bu durum karşısında; kimi eline geçirdiği bir palayla dağlara çıkıyor, kimi Beyoğlu’nun lüks bir pastanesinde kimin mandalığının hayırlı olacağını tartışıyor; kimi meydanlarda milli mücadele çağrısı yapıyor, kimi de zilli, şallı, güllü şiirler yazarak, çevresinde ‘şiirin ermiş ulu kişisi’ fotoğrafında kendisine yer arıyor.
1903’te gittiği Paris’ten 1912’de döner Yahya Kemal. Paris’te öğrenim görmüş, bu arada Paris’in yeni şiir anlayışını yerinde incelemiştir. Baudelaire ve Mallarme üzerine semineler vermekte ve “ulusal edebiyat” adına fikirlerini anlatmaktadır. Ne Edebiyat-ı Cedide, ne Fecr-i Âti onun kafasına tam olarak denk düşen edebiyat akımları değillerdir. Bunu ayrıntılarına biraz sonra gireceğiz ama önce o günlerin sanatına şöyle bir göz atalım.
O günlerde, “Büyük Mecmua” adlı bir dergi çıkıyor İstanbul’da. Fecr-i Âti’ciler üç yıllık dönemlerini sürmüş ve birçok nedenden ötürü dağılmışlardır. Edebiyatta bir başıboşluk, bir şaşkınlık almış başını gitmiştir. ”Büyük Mecmua”, Zekeriya Sertel’in haftalık dergisi... Halide Edip’ten, Fuat Köprülü’ye, Hasan Âli Yücel’den, Falih Rıfkı Atay’a, Yusuf Ziya Ortaç’tan, Faruk Nafiz Çamlıbel’e kadar kimler yok ki dergide? Bu genç ve şaşkın insanlar ne yapacaklarını bilmeden ortalıkta, havadan sudan konuşuyorlar. Havadan sudan, ottan böcekten... Edebiyat-ı Cedide kendi kanından bir Fecr-i Âti doğurmuş; ancak yükselen Türkçülüğün adı “Genç Kalemler” çok uzaktan, ta Selanik’ten bu gidişe milliyetçi bir nefes üfleyerek dağılmalarının nedenlerinden biri olmuştur. Nefes çok kuvvetlidir. “Türkçülüğün Esasları”nı bir nefeste sayıveren Ziya Gökalp’in nefesidir bu. Ortada sersemlemiş bir halde kalan bu genç yazarlar, memleketin içindeki bu durumu ya görmüyorlar ya da sanki kadere boyun eğmiş gibi, süngünün sivri ucunun sırtlarına dayanmasını bekler bir halde, Osmanlı’nın büyük şairi Yahya Kemal’in efsunlu şiirleri etrafında toplanmış, yeni sanatı tartışıyorlar. Gül, bülbül ve yâr üstüne şiirler okuyorlar. Yahya Kemal kuvvetli. Ne de olsa İstanbul Üniversitesi’nde tarih ve edebiyat hocası. Onun engin bilgilerinden yararlanmak gerek. Lale devrini anlatıyor hoca, Nedim’den şiirler okuyor. Dışarda öldürülen çocuklar divanların altına atılırken, Nedim’in divanındaki bülbüllerin acıklı ötüşleri daha yaralayıcıdır onlar için… Hoca anlatıyor, aruzun üstünlüğünden söz ediyor: ”…vezinler, hissiyatı teganni etmek ihtiyacı yaratır. Yani ahenge elverişli olmalarıyla vardır vezinler. Aruzda plastik bir yumuşaklık ve şekil alma yeteneği daha yüksektir sözcüklerin. Geri kalanlarsa “hecelerin istifidir.“ Şiir ne derse desin, şiir ahengiyle diyorsa ancak o zaman şiirdir.”
Aynı günlerde Yahya Kemal’in etkisiyle bir şiir yarışması düzenlenir. Hevesli hececiler, yarışmanın konusu olan Nedim’in “Gönül Gazeli” üzerine Zekeriya Sertel’in deyimiyle: ”yumuşak, kadınsı seslerle gönül türküleri yazıyorlar.” Ötede gözyaşları içinde bir vatan, feryat figân günler ve on sekizlik cesetlerin ağır kokusu sarmıştır her yanı. Nâzım Hikmet gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın en kuvvetli destanını yazmış biri bile o günlerin etkisinde kalacak ve bu yarışmaya girip, birinci olacaktır. Ama unutulmamalıdır ki, yaşı henüz on yedidir ve bu yaşına rağmen, “çocukluğumun ustası” dediği Yahya Kemal’den en çok etkilenenlerden biride odur. Birinci olan “Dikkat”adlı şiiri şöyle biter Nâzım’ın:
“Bilmem nasıl oldu, geldi ki, öyle bir ân / Yenilmez bir haz duyup denize atlamaktan / Kurtulmak ne kolaymış faniliğinden, dedim / Doğruldum, atılırken bir dakika titredim / Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden / Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.” (Nâzım Hikmet’in “DİKKAT” adlı şiirinden)
Yunanlar’ın İzmir’i işgal etmesi her şeyi değiştirir. Bir gazeteci bu esaretin onursuzluğuna dayanamaz ve bir Yunan askerini tabancayla vurduktan sonra halkın önünde delik deşik edilir. Genç gazeteci Hasan Tahsin sanki bir mermi atmamış, Türk ulusunun yüreğini atmıştır işgalci ülkelerin üstüne. Bu millî gurur, Kurtuluş Savaşımızın başladığı an olarak tarihimize geçer. Ardından ünlü Sultanahmet mitingi... Yüz bin kişinin önünde ufak tefek bir kadın, bütün ülkeyi gözyaşına boğan bir konuşma yapar. Daha sonraları profesör olarak anacağımız; Atatürk’ün yakınına aldığı bu kadın, büyük edebiyatçımız Halide Edip’tir. 6 Haziran 1919’daki bu tarihi konuşmada geçen, “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır” sözünden sonra tam bir isyan havası sarar tüm ülkeyi. Çok geçmeden de, yüz bin kişinin tek bir ağızdan ettiği kurtuluş yemini sallar yeri göğü. Bu gerginlik, düşman uçaklarının sürekli gözetlediği bir halde ve üniversiteli bir gencin, “Milletim, zavallı milletim” diye bağırarak, önce hıçkırıklarla ağlayan sonra da düşüp bayılan dramatik görüntüsüyle son bulur.
Yahya Kemal Beyatlı, 1884’ün 12 Aralık günü, Osmanlı’nın olan Üsküp kentinde doğar. Asıl adı Mehmet Agâh’tır. Osmanlı Türklüğünü esas alan ve yurtluluğu İstanbul sınırlarını geçmeyen bir anlayışıyla yazsa bile, Lozan Barış Konferansı’na danışman olarak katılan heyettekilerden biridir. Bunun şaşkınlığı geçmeden, 1923’te kurulan yeni devletin ikinci meclisine Urfa Milletvekilli olarak katılması daha da şaşırtıcıdır. Aslında o günlerin Türkiyesi’ndeki okuryazar oranı düşünüldüğünde, yurt dışında eğitim almış, üniversitede hocalık yapmış bir kişinin milletvekili olmasına çok da şaşırmamak gerek ya, geçelim.
Politik kimliği ne olursa olsun, yazı sanatının milliyetçiliği olmaz. Elbette bağnaz bir yazıcı değilim. Ama gözü önünde ülkeyi boğazlayanlar varken, Lale Devri’nin güllü, bülbüllü şiirlerini sanat diye öğreten ve sanatı mevcut kurtuluş politikasının hizmetine sokmayan zihniyetiyle hep şaşırtmıştır beni Yahya Kemal. Öfkemi, dünya şairi Nâzım’ın bu konudaki anlayışlı ve ikna edici görüşleri biraz yatıştırıyor. Diyordu ki Nâzım: “Yahya Kemal’i… şair olarak değil USTA olarak, Türk şiirinin tekniğine büyük hizmetler etmiş bir insan olarak, kendi tarzında ve zihniyetinde kültürlü ve zevkli bir hoca olarak pek sever ve pek beğenirim... Fakat sanatkarlığını atarsam şairliği, anlatabiliyor muyum iki gözüm, şairliği mühim değildir.” (Nâzım hikmet’in Adalet Cimcoz’a yazdığı 1941 tarihli mektubundan) Yahya Kemal’le Nâzım’ın yolları çoook uzun zama önce kesişmiştir aslında. Öğretmeni, annesinin sevgilisi ve şiir önderi olarak... Daha önce Yahya Kemal’i bakın nasıl anlatır Nâzım:
“... sonra üçüncü şiirimi 16 yaşında yazdım galiba. Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal, anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anama. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmeniydi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şiir. Yahya Kemal’e gösterdim. Kediyi de görmek istedi. Ve şiirimde anlattığım kediyi gördü. Kediyi o kadar benzetmedi ki, bana “sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini bilyorsun ya, şair olacaksın” dedi.“(“Mavi Gözlü Dev” adlı kitap, Zekeriya Sertel, 1968-Ant yayıncılık,Sf.67-68 )
Yine aynı yıllarda basılan iki şiirini de Yahya Kemal’in düzelltiğini ve onun sayesinde basıldığını hatırlar Nâzım: “Serviliklerde”dir bu şiirin adı. “Nâzım Hikmet bu şiiri yazdıktan sonra kâğıdını buruşturup bir tarafa atmış, neden sonra annesi evi derleyip toparlarken yerde bu kâğıt parçasını bulmuş. Okuyunca Nâzım’a ait bir şey olduğunu anlamış ve o zamanki sevgilisi büyük Türk şairi Yahya Kemal’ e vermiş. Yahya Kemal’de şiirin ötesini berisini düzeltikten sonra bastırmak üzere bir dergiye göndermiş ve bu şiir böylece ilk defa dünya yüzü görmüştür.” (“Mavi Gözlü Dev” adlı kitap, Zekeriya Sertel, 1968-Ant yayıncılık, Sf.18)
Her ne kadar eleştirilse bile, Yahya Kemal dönemi içinde son derece önemli işler yapmış bir edebiyatçıdır. Şiirin teknik donanımı ve anlamı onu mükemmelliğe, kusursuz şiir anlayışına götürmüştür. Bunu yaparken, halkın kullanımında olan Türkçe ya da kullanımında olan Farsça, Osmanlıca gibi sözcükleri çok titiz bir elemeden sonra şiirinde kullanıyor ve her bir sözcüğün yerli yerinde olmasını, onun deyimiyle “derunî ahenge”denk düşmesini savunuyordu. “Şiir, musikiden başka bir musikidir, içimizdeki ahengtir. Buna “öz şiir” ya da tad şiir denmelidir” diyordu. Edebiyatımızın ulusallaşmasını, dil ve dilin doğru kullanılmasıyla eşdeğer görüyordu. Bu açıdan Edebiyat-ı Cedide’cilerden ayrılıyordu. Ona görede şiir toplumsal, insancıl, çağdaş ya da devrimci olmak zorunda değildi. Ama Fecr-i Âti’cilerin (Geleceğin Aydınlığı) “Şiir kişiseldir ve saygındır” düşüncesine de bire bir katılmıyordu. O, “şiir fikirlerle değil, sözcüklerle yazılır” diyen Mallarme’yi haklı buluyordu. Ve ardından ekliyordu; “Şiir önce bizi, bizim milliyetimizi, bizim duygu ve düşünce dünyamızı söylesin. Fakat aynı şiir, bu milli atmosfer içinde bizi terennüm ederken aynı ölçüde beşerî olsun. Bütün insanlığın duygu, düşünce, şevk ve heyecan âlemlerinin müterennimi olabilsin. Yani, ilk mısradan son mısraya kadar, yekpare bir “rhytme”(*tartım) zıt bir düzen olarak yaratarak evrenselleşmelidir şiir.”
Yahya Kemal’le başlayan o dönemin yeni şiir anlaşıyındaki farklılık; Divan edebiyatından Tanzimatçıların, Edebiyat-ı Cedide ve Fecr-i Âti’cilerin getirdikleri dışında, diziden çok bütün içindeki ritim duygusu, ahengin şiire kattığı teknik kazanımlarla açıklanabilir. Önceki anlayışlarda dizeye önem verildiğinden, bütün içindeki uyum olan “Ondülasyon” görmezden gelinirdi. Oysa Yahya Kemal’e göre; “... şiirin asıl maddesi mânâ değil lâfızdır. Mânâ, lafza tahvil edildiğinde sanattır. Ancak lafız, sözcüklerin istifinden ibaret değil, özel bir ritim yaratmasından yani ondülasyonla ritim dalgalanmalarına ulaşır ve ancak o zaman şiir olur.” Bu görüş elbetteki biçim ve tekniğe çok şey katmıştır. Eğer kazanımları bu denli yüksek olmasaydı aşağıdaki muhteşem dizeleri okuyabilir miydik?
“Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç; / Bu son fasıldır ömrüm, nasıl geçersen geç. / Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile, / Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle. (. . .) Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince / Ya şevk içinde harâb ol ya da aşk içinde gönül. / Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.” (Şairin, “Rindlerin Akşamı” adlı şiiirinden alıntı)
Ancak bu anlayış, ardından gelecek “Garip” akımına kadar edebiyat çevrelerini oyalayacak bir nitelik gösterir. Tanpınar onun için “noe-klasik ozanımızdır” derken, Cahit Tanyol, “Türk Edebiyatında Yahya Kemal” adlı kitabını, o Türkçenin Puşkin’idir”diye bitirir. Onun çırağı sayılan Nâzım, Adalet Cimcoz’a yazdığı bir mektupta bu konuya bambaşka bir yorum getirir. “Bizim Yahya Kemal’de kelimelerin peydahlanmasına dayanan şekil meselelerinde zayıf taraf anatomidir. O ne yumuşacık ve karma karışık bir iskelettir. Halbuki ilk bakışta anatomi çağlar gibi gelir. Fakat mısralar peşi peşine dizildikleri zaman, ayrı ayrı güzel oldukları halde topyekün berbat olurlar. İskelet eti taşıyamaz.”
Yahya Kemal, Paris’te kaldığı süre içinde edindiği yeni pariziyen şiir anlayışının Türk versiyonunu uygulamayı denedi bana kalırsa. Seçtiği konular; ölüm, aşk, anı, deniz ve eserlerinin temeli sayılabilecek bir ced aşkı, Osmanlılık üzerine kuruludur. Bir “Akıncı” şiirini bilmeyen mi var bugün? “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik…”…Bir “Mohaç Türküsü”, bir “Itrî”, hece vezniyle yazdığı tek şiir olan bir “OK” şiiri, rubaileri ve daha bir çok şiiri, bu görüşünü ne denli kuvvetli uyguladığının göstergesi gibi dururlar karşımızda. Yaşlılık, hüzün kokan dizeler, pasif sızlanmalar, Osmanlı’yı yazdığının aksine şaşırtıcı bir burukluk ve boyun eğmişlik taşır. Gerçekten muhteşem dizelerdir kimileri. Bir tanesine göz atalım: Örneğin “Sessiz Gemi”yi ele alalım... Bu şiirin bir de hikâyesi vardır ki, aman aman ne fena bir aşk yıkımıdır, bilenlere tekrar, bilmeyenlere fikir olmasını dileyerek yazının devamında anlatalım dilimiz döndüğünce.
-DEVAMI VAR-