Bazı ilişkiler yıllarla ölçülür. “Onu yirmi yıldır tanıyorum” deriz mesela. Oysa bir insanı uzun zamandır tanımakla, onunla gerçekten yakın olmak aynı şey değildir. Çünkü yakınlığın takvimi yoktur; yakınlığın dili ilgi, şefkat ve varlıktır.
Hayat yolunda pek çok insanla karşılaşırız. Bazıları neşemize ortak olur, bazıları soframıza, bazıları güzel günlerimize… Fakat insanın asıl hatırladığı, hayat dağıldığında yanında kimlerin kaldığıdır.
Çünkü yakın ilişki biraz da tanıklık etmektir.
Karşımızdakinin yalnızca güçlü, başarılı, neşeli hâline değil; kafasının karıştığı, yanlış kararlar verdiği, kaybettiği, yas tuttuğu, hatta kendisini bile sevmenin zorlaştığı zamanlarına da tanıklık edebilmek…
Üstelik hemen akıl vermeden, yargılamadan, “Ben olsam…” diye söze başlamadan.
Bazen bir insanın ihtiyacı çözüm değildir.
Sadece gerçekten duyulduğunu bilmektir.
Elbette yakınlık, her şeye katlanmak ya da sınırlarımızdan vazgeçmek anlamına gelmez. Gerçek bir dost, eş ya da sevgili gerektiğinde bize itiraz da eder. Fakat bunu bizi küçülterek değil, kendimizi yeniden hatırlamamıza yardım ederek yapar.
Belki sağlıklı bir ilişkinin en güzel ölçülerinden biri de budur:
Bu insanın yanında kendime daha mı çok yaklaşıyorum, yoksa kendimden giderek uzaklaşıyor muyum?
Çünkü iyi ilişkiler dünyamızı genişletirken bizi kendimizden koparmaz. Yeni pencereler açar ama evimizin yolunu unutturmaz. Bizi olduğumuz yerde görürken, gidebileceğimiz yeri de hatırlatır.
Yaş ilerledikçe belki şunu daha iyi anlıyoruz: Mesele hayatımızda kaç kişinin olduğu değil, kaç kişinin hayatımıza gerçekten dokunabildiği.
Bazen kalabalık bir çevreden geriye birkaç isim kalır.
Ama o birkaç insan bilir; sesinizdeki küçücük değişikliği, sustuğunuzda ne demek istediğinizi, güçlü görünürken aslında ne kadar yorulduğunuzu…
Belki de bu yüzden bazı ilişkiler gerçekten şiir gibidir.
Çünkü güzel oldukları için değil; hayatın tarif edemediğimiz yerlerine kelime oldukları için.
Sevgilerle...