Tam 22 yıl önce Konak Belediye Meclisi’nde Türkiye de ilk defa engelli meclisini kuran ve başkanlığını üstlenen biri olarak bu konuyu yazmamak olmazdı. Urla’da yaşanan ve hepimizi derinden sarsan olay, bir anne ile engelli ve ağır sağlık sorunları bulunan oğlunun hayatını kaybetmesinden çok daha büyük bir anlam taşıyor. 60 yaşındaki bir annenin, zihinsel engelli ve lösemi tedavisi gören 19 yaşındaki oğluyla birlikte yaşamının sonuna gelmesi hepimize şu soruyu sordurmalı: Bu anne o noktaya gelene kadar neredeydik?

Elbette hiçbir gerekçe bir insanın evladının yaşamına son vermesini haklı çıkaramaz. Ancak sadece sonucu konuşup nedenleri görmezden gelirsek, bir sonraki trajediyi önleyemeyiz. Çünkü burada sorgulanması gereken yalnızca bir annenin yaşadığı çaresizlik değildir. Asıl sorgulanması gereken, engelli bir çocuğun bakımını yıllarca tek başına üstlenen, ekonomik sıkıntılarla boğuşan, sosyal hayattan kopan, psikolojik olarak tükenen ve en önemlisi her gece aynı korkuyla uyuyan anneleri ve babaları ne kadar yalnız bıraktığımızdır.

“Ben öldükten sonra çocuğum ne olacak?”

Belki de engelli çocuk sahibi bir annenin hayatındaki en ağır cümle budur. Çocuğunun bugününü düşünürken bir yandan kendi yaşlılığını, hastalığını ve ölümünü düşünmek zorunda kalmak. “Ben olmazsam ona kim bakacak?” “Ben öldüğümde çocuğum nerede yaşayacak?” “Onu kim koruyacak?” “Kim onun elinden tutacak?” Bu sorular yıllarca cevapsız kaldığında, insanın yalnızca ekonomik gücü değil, psikolojik dayanma gücü de tükenir.

Sosyal devlet, vatandaşı uçurumun kenarına geldikten sonra değil, uçuruma yaklaşmadan önce gören devlettir. Bir engelli çocuğun bakımını üstlenen anneye birkaç ayda bir destek vermek yetmez. O ailenin düzenli olarak takip edilmesi gerekir. Psikolojik destek gerekir. Geçici bakım hizmeti gerekir. Annenin birkaç günlüğüne bile olsa nefes alabileceği bakım modelleri gerekir. Ekonomik destek gerekir. Engelli bireyin eğitim, sağlık ve sosyal yaşam hizmetlerine kolay erişimi gerekir. Ve belki de en önemlisi, anne ve babaya şu güvenin verilmesi gerekir: “Siz yarın yoksanız da çocuğunuz sahipsiz kalmayacak.” Bu güven kurulmadan, yapılan hiçbir yardım gerçek anlamda yeterli değildir. Devlete de belediyelere de görev düşüyor Bu mesele yalnızca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın konusu değildir. Sağlık Bakanlığı'nın da görevidir.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın da görevidir. Yerel yönetimlerin de görevidir.

Büyükşehir belediyelerinin, ilçe belediyelerinin ve sosyal hizmet birimlerinin de görevidir. Çünkü engelli birey ve ailesi bir kurumun kapısından diğerine gönderilerek hayatını sürdüremez. Devletin kurumları aileyi birbirine havale etmek yerine aileyi birlikte sahiplenmelidir. İzmir'de ve bütün Türkiye'de engelli bireylerin ailelerini belirli aralıklarla ziyaret eden, ihtiyaçlarını tespit eden, sağlık ve sosyal durumlarını takip eden bir sistem kurulmalıdır. Özellikle tek başına bakım veren, ekonomik olarak zorlanan, yaşlanan veya sağlık problemi bulunan anne-babalar için “erken uyarı ve aile destek sistemi” oluşturulmalıdır. Belediyeler de bu konuda çok daha aktif olmalıdır. Engelli bireyler için gündüz yaşam merkezleri, kısa süreli bakım merkezleri, psikolojik danışmanlık hizmetleri ve ailelerin birkaç saatliğine bile olsa nefes almasını sağlayacak sosyal destek modelleri yaygınlaştırılmalıdır. Bir annenin ölümünden sonra değil, hayattayken yanında olmalıyız. Urla'da yaşanan olayın ardından hepimiz üzüleceğiz. Bir süre konuşacağız. Sosyal medyada mesajlar paylaşacağız. Sonra başka gündemlerin arasında bu acı da unutulacak. İşte asıl tehlike budur. Bu olay yalnızca bir haber olarak kalırsa, hiçbir şey öğrenmemiş oluruz. Oysa bu acı bize çok açık bir mesaj veriyor: Engelli bireyin bakımını ailesinin özel meselesi olmaktan çıkarmalıyız. Çünkü o çocuk sadece o annenin çocuğu değildir. O çocuk bu toplumun bir ferdidir. Ve o annenin yıllarca verdiği bakım emeği de görünmez bir fedakârlık olarak kabul edilemez. Bir annenin hayatını çocuğuna adaması elbette sevginin en büyük göstergelerinden biridir. Ama devletin görevi, annenin sevgisini bir zorunluluğa dönüştürmemektir. Kimse çocuğuna bakmak zorunda olduğu için hayatını tüketmemeli. Kimse “Ben ölürsem çocuğum ne olacak?” korkusuyla yaşlanmamalı. Kimse çocuğuyla birlikte yaşamını sonlandırmayı bir çıkış yolu olarak görecek kadar yalnız bırakılmamalı.

Bu nedenle Urla'daki acı olayın ardından devleti ve yerel yönetimleri göreve çağırıyorum: Bu olay araştırılmalı, nedenleri bütün yönleriyle ortaya konulmalı ve benzer dramların yaşanmaması için somut bir eylem planı hazırlanmalıdır. Çünkü mesele yalnızca bugün kaybettiğimiz bir anne ve evlat değildir. Mesele, yarın aynı çaresizliği yaşayabilecek binlerce ailedir.

Ve unutmayalım: Bir annenin “Ben öldükten sonra çocuğum ne olacak?” sorusuna devletin vereceği güven veren bir cevabı yoksa, sosyal devlet anlayışımızı yeniden sorgulamanın zamanı çoktan gelmiştir. Urla'da yaşanan acı, hepimiz için bir alarmdır. Bu alarmı duymazdan gelmeyelim.