İnsanoğlu bir garip efendim. Büyük çoğunluk, bir konuda kim ne derse desin bunu fazlaca önemsemeyip, her şeyi en iyi kendisinin bildiğini zannediyor. Bu da doğallıkla onu hatalar dünyasına taşımakta gecikmiyor.
Beni ele alalım mesela. Yıllardır bir tür kontratak futbolu anlamına geldiğini düşündüğüm “geçiş oyunu” deyiminin bambaşka bir içeriği haiz olduğunu öğrenince yaşadığım şaşkınlığı görmenizi isterdim. İşin içinde kontratak var ancak konu beklediğinizden daha kapsamlı çünkü kontra atak bir anlamda fazlaca bir teknik kapasite gerektirmiyor. Üzerinize gelmesine bilinçli olarak izin verdiğiniz bir rakibe karşı topun arkasında beklerken rakibin hatası neticesinde kazanılan topu ileri doğru uzun oynanarak veya en çok iki üç pas ile rakip ceza sahasına doğru hızla sürükleyerek gol bulmayı içeriyor. Oysa otoritelerce son yılların en büyük taktiksel devrimi olarak değerlendirilen “geçiş oyunu”, topa sahip olma veya kapanıp hata bekleme odaklı oyunlar yerine, bu iki faz arasındaki saniyelerin öneminden hareketle, bu anların neredeyse maçın kaderini belirlediği düşüncesinde. Yabancı kaynaklarda geçiş futbolunun ana mantığı anlatılırken şöyle deniyor: “Bir takımın gol bulma olasılığı, topu kaptıktan sonraki ilk 10 saniye içinde maksimuma ulaşır. Topu geri kazanma olasılığı ise topu kaybettikten sonraki 8 saniye içinde en yüksek seviyededir.
Bu sistem, hazırlıksız yakalanan rakip savunmayı en hızlı şekilde cezalandırmayı hedefler.” Bu anlamda sistemin, oyuncuların sadece fiziksel kondisyonuna değil, oyunu okuma ve geçiş anlarındaki hızlı karar verme yeteneklerine odaklandığını vurguluyor. Bundesliga da uzun yıllar Schalke 04, Leipzig, Hoffenheim , sonrasında da Manchester United’ ı çalıştıran ve halen Dünya Kupasına taşıdığı Avusturya Milli takımının teknik direktörlüğünü sürdüren Ralf Rangnick’ in "Topu geri kazanma ihtimali kaybedildikten sonraki ilk 8 saniyede maksimumdur" tezi, halen dünyadaki birçok kulübün üzerinde hassasiyetle durdukları oyun stratejilerinin en önemli kısmını oluşturmuş durumda. Dortmund ve Liverpool da çalışmış bir başka tanınmış değerli isim Jürgen Klopp'un “karşı pres” sistemiyle de zenginleşen bu anlayış, modern futbolun en çok konuşulan ve tartışılan konuları arasında. Eğri oturup doğru konuşmakta fayda var. Bizde bu olayın layıkıyla uygulandığını söylemek oldukça zor. Neden böyle olduğu konusunda ise öyle çok derin anlam içeriyormuş görüntüsü veren süslü cümlelere gerek yok. Büyük olarak tanımlanan takımların ekonomik üstünlüklerine dayalı kaliteli oyuncu zenginlikleri, onları eşit olmayan takımlarla yaptıkları maçlara bir sıfır önde başlatıyor zaten. Yine de son tahlilde, doğru uygulandığı takdirde, en vasat görünen takımlara dahi aleyhlerine görünen nice zenginliği dahi alt etme ve zihinlerindeki peşin korkuyu yok edebilme anlamında güçlü bir geri dönüş şansı sağlayabiliyor. Geçiş oyununun iki yönü olması da onu diğerlerinden ayıran önemli bir fark. Hücum geçiş oyunu ve defans geçiş oyunu olarak adlandırılan bu ikili, oyuncunun maçtan hiçbir anda kopmaması gerekliliği üzerine kurulmuş. Hücum geçiş oyunu, takımınızın topu kazandığı andan itibaren oyun alanında savunma yerleşimini tamamlayamamış rakibe karşı derhal dikine oynayarak hızlı paslarla rakip kaleye gitme sürecinizi ve sonuçlarını tarif ediyor. Defansif geçiş oyununda ise top ister orta sahada hazırlık pasları yapılırken, isterse olgunlaşmış bir atak sırasında kaybedildiğinde, rakibin gole yönelen kontra atağını engellemek için anında reaksiyon gösterme sürecine dayalı. Bu sonuncuda, topun kaybedildiği bölgede savaşta bozguna uğrayıp ricat eden bir ordu gibi kendi kalesine kaçmak yerine, karşı pres yapılarak rakibi durdurmanın öne çıktığını görüyoruz. Aslına bakarsanız bu oyunların hayatta bildiğimiz birçok oyundan farkı yok.
Hayatın birbirinden çok farklı alanlarındaki yaşanmışlıklardan doğan tecrübelerin futbol sahasına yansıması kaçınılmaz olduğuna göre, kendi yarınlarımız için bir şeyler yapmak için öyle kağıt üzerinde devleşen ama iş uygulamaya gelince suda eriyip giden türden hamleler yerine, yolumuza her daim aklı ön plana alan ve mücadeleyi son anına dek sürdürmeyi içselleştiren bir disiplin anlayışıyla devam etmek gerek. Kaldı ki başına ve sonuna belli bir sebep dairesinde özenle yerleştirilmiş iki kapı arasında bulunan hayat isimli oyunu oynarken, kazanıp kazanmamak yerine, adam gibi yaşamayı önceleyen geçişler için kim ne öneriyorsa başımızın üstünde yeri var. Yeter ki bu geçiş süreçleri kırmadan dökmeden insan gibi yönetilsin. Yoksa bırakın iyisini kötüsünü, geçilecek yer bile bulunamayacak gibi duruyor.