Futbol oyun kuralları kitabının sayfalarını karıştırırken, genç hakemlerin “sınavda buradan soru gelmez nasılsa” diyerek sadece göz atıp geçtikleri bir madde var. O da oyuncuların giysi ve gereçleri. Ayrıntısına girmeden özetlersek dördüncü kuralda diyor ki; sahaya çıkan oyuncuda kollu bir forma veya gömlek, şort, tozluk, tekmelik ve futbol ayakkabıları olacak. İyice öğrendiniz mi? Tamam mı? Eh, o zaman bu bahsi kapatıp gidelim ve sevgili gazetemizin bize verdiği köşemize bugünlük yazacak başka bir şeyler bulmaya bakalım. Kılık kıyafetten oyuna ve bize ne zaten. Onlarla maç mı kazanılıyor da durduk yerde bu kadar önem verdik. Yalnız bir saniyenizi rica edeceğim, şu sayılanlar içinde bir şey çarptı gözüme. Maddeyi tekrar ve dikkatle okuduğum zaman görüyorum ki, koskoca kitapta ufacık yazılıp hızla okunarak geçilmiş olsa bile çok değerli bir şey gözlerimin önünde duruyormuş. Yeniden okuyunca, eminim siz de fark ettiniz. Geri kalan her şeyi neredeyse ayrıntı kılacak ve her futbolcunun ruhunda sönmek bilmeyen ateşi yakan o sözcük. Forma. Herkesin malumudur,“kutsal” sözcüğü öyle ulu orta her şey için kullanılmaz. Hele ki değerlerimizden bazıları bu sözcüğün ışığında beden ve zihnimizi öyle uhrevi bir derinlikle sarar ki, yeri geldiğinde başka hiç bir şey düşünmeksizin benliğimizi ona teslim etmekten zerrece pişmanlık duymaz, mahşere dek sonsuz bir aşkla yürürüz peşinden.
NASİP OLMAZ!
Sevgiyle başlayan, saygıyla yoğrulan ve elbette yaşamla bütünleşip güzelleşen, her satırı birbirinden güzel ve anlamlı yazılmış bir hikayedir çünkü bu. Bu yüzden tribünlere biraz kulak verdiğinizde, zaman zaman yükselen şu kızgın haykırışları duyarsınız.“O forma kutsaldır, nasip olmaz herkese !.”Genellikle takımı umursamayan veya oyundan çıkarken formasını yere savuran oyunculara ders niteliğinde bir sesleniştir bu. Hele tribünde koro halinde yüksek sesle söylendiğinde insanın tüylerini diken diken eder ki, inanınız kadir kıymet bilmez zihniyetlerin suratına muazzam bir duygu selinin tarifsiz gücüyle çarpar. Böyle diyoruz demesine lakin profesyonel futbol dünyasında yaşam mücadelesiyle örtüşen bir gerçek var. O da her ne olursa olsun paranın dünyamızdaki en önemli güçlerden biri oluşu. Bu öylesine büyük bir güç ki, istisnalar hariç neredeyse her oyuncuyu bir şekilde önünde diz çöktürüyor. Kimisi o an için sadece evladına ekmek yedirme mecburiyetiyle, kimi şan şöhrete ulaşma hayaliyle, bir kısmı da gelecek kaygısıyla kapılıyor rüzgârına. Ve her ne kadar tam ortasında durmaya çalışsak da, bir noktadan sonra yaşamın insanı bir aşağı bir yukarı gönderen duygu yoksunu tahterevallisi devreye giriveriyor. Bir bakıyorsunuz, yıllara sâri aidiyetin temsilcisi olan forma oyuncunun üzerinden yavaş yavaş çıkıyor ve yerine bir başkası giyiliyor usulca. Malum, kabullenmesi zaman alsa bile gerçek her zaman gerçektir. Ne yaparsak yapalım emrinde herkesi bir şekilde avucuna alan yıllanmış içerikler barındırdığı için, görünen gerçeğe karşı durmak oldukça zor. Kaldı ki yıllarca adam yerine koyarak kendisine sarıldığımız duygusallık denilen de insanın karnını nereye kadar doyurur ve ne zamana kadar sırtında taşır ki zaten? Akıl ile yürek arasında bir oraya bir buraya koşmaktan helak olmuş bir benlikle öteden beri giyilen formanın sihri, insanı daha ne kadar elinde tutabilir? Haklısınız efendim yerden göğe haklısınız lakin sayılı gün çabuk geçer. Şunun şurasında 70-80 hadi bilemediniz 90 küsur yıl yaşadıktan sonra bitmesi mukadder olan yaşamda başka türlü de geçilebilir diyorum tarihe. Sizi baş tacı etmiş taraftarın gönlünde taht kurmuş biçimde sokakta yürürken, gönülden verilen selamın ya da içtenlikle bezenmiş sıcacık ilginin üzerinde belki son moda pahalı giysi olmaz ama bir çocuk gülümsemesinin sıcaklığı eşliğinde, hiç bir paranın gücüyle söyletilemeyecek “bak evladım, örnek alınacak büyük futbolcumuz geçiyor” cümlesini duymanın gururunu doya doya yaşarsınız. Ve bana inanın, yeri geldiğinde sahip olunan hiçbir zenginlik vücutlara yapışmış nice hastalık illetine deva olamazken, sevginin nefesine sinmiş güçlü bir moral ile yıllarca yaşayabilir insan. Şu hale göre, gün olup derin anlamını haiz musikisini dinleme zamanı geldiğinde yaşamın, önünüzde sadece iki seçenek olacak. Ya sırtınızda size emanet, emektar şerefli forma, ışık yüklü ilkelerden taviz vermeksizin tahta bir sandalyede dinleyeceksiniz sudaki yakamozlara karışmış melodileri, veya artık ne karşılığı giydiğinizi bilmediğim cicili bicili formanızla lüks gazinoda size özel en ön sıraya konmuş yumuşacık deri koltuklarında oturarak. Çok mu duygusal oldu? Tamam tamam, bu çağda şövalyelik karın doyurmaz biliyorum ve bu yüzden ısrar etmiyorum, herkes seçimini özgürce yapsın fakat yine de bir yerden sonra kimin nerede oturduğu da çok önemli değil bence. Tıpkı gençlik gibi, servet, şöhret ve bağlı ışıltılı güç bir gün bitecek şeyler. Kaldı ki ille de özel bir yerde oturulmasına gerek yok duyguyu doyasıya yaşayabilmek için. İnsanın ruhuna hitap eden güzel şarkılar Fizan‘dan bile duyulur nasılsa. Şimdi izninizle efendim. Bendeniz yazımı burada bitirmeliyim çünkü ışıkları bir iki kez yakıp söndürdüklerine bakılırsa program başlıyor. Bizde her daim sanatçıya saygı esas. Bakınız gazinonun muhterem assolisti, giriş taksimini müteakip, muayyen süreliğine değerli kılınmış ön sıradakilerden gelen özel istek üzerine “Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık” adlı o pek neşeli sultani yegâh eseri icra etmeye başlamışken, yakınlarda bir evin balkonunda açık unutulmuş radyoda, çoğunluğu yaşamı tahta sandalye üzerinde gururla oturarak izleyen diğerleri için yurttan sesler korosunun seslendirdiği şu nihavent şarkı duyulmakta : “Unutturamaz seni hiçbir şey, her yerde sen her şeyde sen …”