En güzel şiirlerinden birinde şöyle seslenir üstat Özdemir Asaf. “Yalnızlık, yaşamda bir an/Hep yeniden başlayan/Dışından anlaşılmaz/Ya da kocaman bir yalan/Kovdukça kovalayan/Paylaşılmaz. / Bir düşün'de beni sana ayıran/Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz. “ İnsan duygularının en güzel dışa vurumu olan bir şiiri okur ya da dinlerken sayısız melodi taşınır ruhuma. Onlar ki her mısrayı yekdiğerinden usulca farklılaştırır şiir boyunca. Dalıp giderim ben de yalnızlığına belleğimin o sıra. Hele bir de yoldaysam gece vakti, sabahı sabah ederim yaşadığım tüm güzel anıların esrikliğinde. Yolculuk nereye mi? Bilmem. Yolculuk işte. Kimbilir, ya bir işe ya da gencecik fidanların geleceğine katkı koymaya gidiliyordur. İş denilenin adı üstünde, iştir yapılır biter, neticede fazlaca duyguya yer yoktur ama ya bir insanın emeğine not verebilmek? Kolay mıdır emeğin değerlendirilmesi, hele ki bu onun geleceğine ciddi derecede etki edecekse. Bugün seçtiğimiz konu, bir hakem gözlemcisi ve onun kısacık zaman diliminde yaşadıkları efendim. Hakem ve ekibi ile gözlemci için bir futbol maçı asla bir güne sığmaz. Her iki taraf yolculuk boyunca dimağlarını kemirmekten geri durmayan sorulardan uzaklaşmak için ne yapsalar, karşılarında dalgalar gibi yükselen şu kaygılardan kendilerini koparamazlar : “Bu maça şu bölgeden gözlemci gelir herhalde” “Aman… abi gelirse yandık, çok sert gözlemciymiş çizer bizi.” Bu çok şekilci, beriki çok kuralcı, öbürü hakem dostu, eğitici derken hakemlerin maç yolculuğunun ilk bölümü bu klasikleşmiş muhabbet sayesinde çabucak bitiverir. Kimse ile bu konuları konuşamayacak gözlemcinin ise zihnini bulanıklaştırma çabasındaki ön yargılardan arınmaya çaba ile geçer yolculuk. “Ben geçen yıl bu hakeme 7,5 vermiştim. Bakalım bu sefer ne olacak?” şeklindeki gayet lüzumsuz şartlanmalar ile “Bu çocuğa iyi diyorlar, görelim bakalım boyunu” şeklinde tezahür eden tuhaf ön yargılar arasında debelenirken sabahı sabah ederek varır maçın oynanacağı şehre. Hele bir de erken gelmişse eğer, maça kadar geçecek zaman bir türlü bitmek bilmez. Futbola emek verenler iyi bilir, tiyatrodaki sahne tozunun yeşil sahalardaki karşılığıdır çimlerin kokusu. Yeşil sahalara yıllarca hakem olarak hizmet verdikten sonra bu kez yepyeni bir kimlikle sahaya tekrar adım attığında ilk önce o koku karşılar gözlemciyi. Maçtan iki saat kadar önce, hakemin maçta hangi fiziki koşullarda yaşayacağını görmek için zemini inceleyerek dolaşırken, koşa koşa gelir yanına hakemlik anıları, hiçbir karşılık beklemeden. Kimi bugün yaşamda olmayan bir yardımcı hakem arkadaş ile seyirciye fark ettirmeden işaretleşmeyi içerir, kimi de yardımcı hakemlik sürecinde, arkada gol diye tepinen çılgın seyircinin baskısına rağmen inmeyen bayrağına karşı hakemin gözlerinden ulaşan bir teşekkürü. Ve neredeyse anılarla konuşmaya başlayacaktır ki kendisine doğru gelmekte olan hakem ve ekibi onu bu gündüz rüyasından uyandırıverir. Hemen üste başa çeki düzen verilir ve haliyle duruş da biraz farklı olur eskisinden, biraz “ağır ağabey“ misali.. Bağışlayınız, hani küçümsemek gibi olmasın ama yaş deseniz az sonra eli sıkılacak gençlerin neredeyse iki katı. Bu da bir anlamda hiç geçmeyeceği sanılan zamanın gülümseyen bakışı ile tanışmak için iyi bir sebeptir diyelim. Muhakkak ki bu kısacık süreçte gözlemcinin de dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme olur ancak saçlara karışmış beyazların kulağına eğilip “akıl yaşta değil başta” diye seslenmesiyle birlikte toparlanır. Kendisine uzanan elleri muhabbetle sıkarken, her birinin gözlerinde aradığı yegâne şey, kararlılıktır. Tanışma faslı kısa sürer. Çok çok tahsil, meslek soruları, güncel konulara değinmenin ardından “ Allah hakem şansı versin arkadaşlar” cümlesiyle tribünde kendisine ayrılan yere doğru yol alış başlar.
TAZE ÇAY
Protokol tribününde hizmetli tarafından uzatılan bir bardak taze çay öylesine hora geçer ki, maça konsantre olmak için aranan kıvılcım işte tam da budur. Başta kulüp yöneticileri olmak üzere, çevredekilerle mümkün olduğu kadar selamdan öteye gitmemeye gayret eder, çünkü kurulacak samimiyetin üç beş dakika sonra ev sahibi lehine verilmeyen penaltı veya gole ilişkin eleştirilere, hatta karalamaya varan çirkin tavırlara dönüşeceğini iyi bilir. Seremoninin ardından ilk düdük çaldığında artık filizlerin olgunlaşma sürecini izleme zamanıdır. Neler mi yapar? Dimağını ön yargılarından külliyen arındırıp, hakemlerin kural kitabının ruhunu anlayıp anlamadıklarına bakar önce. Akıllarının nereye kadar oynanan oyunda, nereye kadar verilecek notta olduğunu çözmeye çalışır. Oyunun önüne geçmeden sahada kaybolup kaybolmadıklarını ya da gözlemciye oynayıp oynamadıklarını süzer. Akıp giden maçı güzelleştirecek dokunuşlar yapıp yapmadıklarına ya da oyuna çomak sokup sokmadıklarına dikkat eder. Özellikle, sayısız hatalı karar vermiş olsa dahi, hakemin son dakikada muhakkak çıkması gerekli bir kırmızı kartı çıkarıp çıkaramayacağına, çıkarmış ise kararının arkasında aslanlar gibi durup duramayacağına bakar. Kısacası sahada “hakem gibi” duruşun her şeyden daha önemli olduğunun kavranıp kavranamadığına yani. Sonrası fiziki performans yeterliliği, sahada doğru yer alma, yan yan, geri geri koşma, hakem yardımcı işbirliği gibi bir dizi teknik hikaye ile bezenmiştir ki, onları uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Çünkü onlar zamanla öğrenilir. Hayatta öğrenilmeyecek tek şey vardır, o da sonuç ne olsun inandığı doğrudan yana duracak mangal gibi yüreğe sahip olabilmek. Onu görürse eğer, kırıp dökmeden verir geçer notunu. Gözlemci, üzerine ağır yük yüklenmiş, kendisinden çok şey beklenen yapayalnız bir kimliktir efendim. Ve o yalnızlığa saklı olan da kimseyle paylaşılmaz.