Türkiye’de sendikal haklar anayasal güvence altında. Metinlerde öyle yazıyor. Anayasa’da, uluslararası sözleşmelerde, imza atılmış belgelerde. Ama bu ülkede herkes biliyor ki sendikal haklar fiilen yasak. Yasak denince yalnızca polis copu, mahkeme kararı arayanlar yanılıyor. Yasak bazen bir bakışta, bazen bir sürgün yazısında, bazen “Bir dahaki sözleşmede görüşürüz” cümlesinde gizlidir.
Bu durum sadece işçilerin meselesi değil. Memurlar da bunun gayet farkında. Hatta belki daha derinden yaşıyorlar. Çünkü memura sendika hakkı tanınmış gibi yapılırken, o hak etkisizleştirilmiş, içi boşaltılmış, zararsız hale getirilmiştir.
İşçiler sendikaya üye olunca işten atılma tehdidiyle karşılaşır. Memurlar ise daha “ince” yöntemlerle cezalandırılır: Sürgün, görev yeri değişikliği, yükselmenin önünün kesilmesi, soruşturmalar, performans notları… Hukuka uygun görünen ama herkesin ne anlama geldiğini bildiği idari kararlar. Yani memur için sendikal hak vardır ama bedeli vardır. Ve o bedel sessiz kalmaktır.
Kamu sendikacılığı bugün büyük ölçüde bir vitrine dönüşmüş durumda. “Yetkili sendika” kavramı, sendikayı mücadele aracı olmaktan çıkarıp iktidarla uyum mekanizmasına çeviriyor. Toplu sözleşme masaları var ama masadan kalkan memur, cebine girenle değil, kaybettikleriyle baş başa kalıyor. İtiraz eden sendikalar mı? Onlar ya yok sayılıyor ya da açık baskıyla hizaya sokuluyor.
Memura grev hakkı hâlâ tanınmıyor. Yani sendika var ama en temel sendikal araç yok. Bu nasıl bir özgürlük? Dişleri sökülmüş bir hak. “Konuşabilirsin ama bağırma, itiraz edebilirsin ama sonuç alamazsın.” İşte kamu sendikacılığının özeti bu.
Özel sektörde ise tablo daha kaba ama daha dürüst: Sendikaya üye olursan kapı önündesin. Kodlar, bahaneler, tazminatsız çıkışlar… Devlet “yasak” demiyor ama bu düzeni izliyor. Denetlemiyor. Caydırıcı cezalar uygulamıyor. Sonuçta patronun fiili kararı, anayasanın yazılı hükmünden daha güçlü hale geliyor.
Hem işçi hem memur için ortak bir gerçek var: Örgütlü olmak makbul değil. Hak aramak sorunlu. Bir araya gelmek tehlikeli. Çünkü örgütlü emek, denetlenmesi zor bir emektir. İtaat etmeyen, sorgulayan, hesap soran bir kitle demektir. Bu da hem siyasi hem ekonomik iktidar için rahatsız edicidir.
Sendikal hakların fiilen yasak olması, yalnızca çalışanların sorunu değildir. Bu bir demokrasi sorunudur. Çünkü sendikalar, toplumun denge unsurudur. Emek sustuğunda, kararlar yukarıda alınır ve aşağıya dayatılır. İşçi susarsa yoksullaşır, memur susarsa liyakat çöker, toplum susarsa adalet aşınır.
“Anayasa var” demek yetmez. Çünkü anayasa, kullanılabilen haklarla anlamlıdır. Bir memur sendika değiştirdiği için sürgün ediliyorsa, bir işçi sendikaya üye olduğu için işsiz kalıyorsa, o ülkede sendikal özgürlük yoktur. Bu kadar net.
Gerçek bir sendikal özgürlük, “üye olabilirsin” demekle değil, “üye olursan seni korurum” demekle mümkündür. Devletin işçiye ve memura karşı sorumluluğu budur. Ama bu cümle kurulmadığı sürece sendikal haklar anayasal bir süs, fiili bir yasak olarak kalacaktır.
Ve belki de en tehlikelisi şu: Hem işçinin hem memurun buna alışması. Alışmak, yasaktan daha kalıcıdır. Çünkü yasaklar bir gün kalkar. Ama alışılmış suskunluk, kuşaktan kuşağa devredilir.