Sabahları kalkıyorum. Güneşi selamlıyorum. Banyoya gidiyorum, yüzümü yıkarken aynada kendimi selamlıyorum. Koltukta uzanıyorum. Sonra ne yapacağımı düşünüyorum. Alışveriş mi, gezmek mi, yürüyüş mü? Evet evet, her sabah!
Bu yazdıklarımı okurken içinizden “Oh be, hayata bak!” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette ki benim hayatım değil! Size temin ederim ki bu hayatı İngiltere Kraliçesi bile böyle yaşamamıştır... Gündelik hayat telaşında, keyif aldığımız, eğlendiğimiz zamanlar da oluyor elbet. Belki de bu anlar için çalışıyoruz, didiniyoruz, maddi manevi… Kim bilir? Peki ya artık bu da anları yaşayamıyorsak? Zaten hayat, yaşadığımız ve unutamadığımız anlardan ibaret değil mi? Mutlu olmak için mi para kazanıyoruz? Ekonomik koşullar, ağırlaşan hayat şartları, hastalıklar… Üzerine bir de totaliter toplumun yaptırımları oldu mu, gel de güneşi selamla! Peki ya artık bu da anları yaşayamıyorsak? Çarşıya, pazara çıktığımda insanların mutsuz bakışları, günü kurtarma telaşları... Herkesin ayrı bir derdi var ülkemde. En çok da geçim sıkıntısı. Hele şu dönemde. İnsanoğluna haz veren, mutluluk veren hiçbir şey kalmamış sanki. Müzikmiş, tiyatroydu, sanattı, eğlenceydi, gezip tozmaktı… Her şey parayla. Çocuk okutmak, yetiştirmek, sağlıktı, yemekti, her şey... Karbon kağıdına yazılmış yaşamlarımızın neticesinde, hissizleşiyor muyuz dersiniz? Depresifliğimiz kişisel değil ki! Kime koşalım da enerjimizi bulalım?
ANHEDONİ
Anhedoni: Mutlu olamama hastalığı. Mutlu olduğumuz şeylerden haz alamama hali... Eskiden keyif aldığımız şeylerden bile artık haz alamıyoruz. Belki de yemekler, tatlılar bile haz vermiyor bize… Hep bekleyen, bekleme halinde kalan bir toplumun umutları nereye gitmiş olabilir? Daha doğrusu o umutları kimler, nasıl ellerimizden almış? Kaygılarımızdan, korkularımızdan aynaya bakmayı akıl bile edemiyoruz bazı günler... Depresyonda değiliz ama niye böyleyiz? Değil haz almak, haz almaya yönelik şeyleri bile yapmak istemiyor bedenimiz. Üstelik araştırmalara göre her depresyonda olan insanda da görülmüyor bu anhedoni... Beynimiz çalışıyor çalışıyor ve “Artık mola!” diyor. “Bana ödülümü ver. Hazzımı ver. Ben görevimi yaptım, sen de yap.” Beyin “Yap” diyor da o sırada; ekonomi, o sırada çoluk çocuk, o sırada işler güçler, o sırada döviz kurları, o sırada hastalıklar, sapıklıklar, toplu ölümler, o sırada patlayan bombalar, kaygılar… Sıra hazza gelmiyor, gelemiyor. Ama beyin kabul etmiyor: “Ya haz al ya da ben artık seni düşünmeyi bırakıyorum!” diyerek, tikelden tümele, beyinsiz yaşayan toplumlar oluşuyor…
Sonrası: Hastalıklar, yeme bozuklukları, alzheimer, istismarlar ve manipülasyon...
Sonra başka başka beyinler gelip başa geçiyor, seni yönetiyor ve elinden yavaş yavaş yaşamaya dair tüm zevklerini alıyorlar... Üstelik gözünün içine baka baka. Aklınla oynaya oynaya... Toplum, duygusuz, duyarsız, ahlaksız “yaşayan ölü sendromu”na giriyor. Dostoyevski de anhedoni yaşamış olacak ki, “Gelecekte yine yalnızlık, yine o yavan, o gereksiz yaşam var” demiş, umudunu kaybetmiş. Belki de hepimiz Şükrü Erbaş gibi bir sözün içinde sıkışıp kaldık: “Bir acının izini sürdüm durmadan, aydınlık bir gelecek adına,” dedik, kaldık... Vaatlere mi kanmasak acaba? “Gelecek, ümit sahibi için vaatlerle doludur,” diyen Goethe gibi…